Atatürk Havalimanı’nın Adı Değiştiriliyor”

22 Ağustos 2014
“Atatürk Havalimanı’nın Adı Değiştiriliyor”

13 Ağustos 2014’te, Ulaştırma Bakanı’nın açıkladığı İstanbul’daki yeni havalimanına RTE adı verilmesi kararı, aslında Atatürk Havalimanı’nın adının RTE olarak değiştirilmesinden ibarettir, zira bölgedeki hava sahasının darlığından dolayı iki havalimanı aynı anda kullanılamaz, yeni havalimanının ilk fazı devreye girdiğinde Atatürk Havalimanı’nın tarifeli uçuşlara kapatılması gerekmektedir. Bu demektir ki, 2019 veya 2020 yılında İstanbul’da iki havalimanı mevcut olacaktır: Sabiha Gökçen ve RTE. Daha net bir ifadeyle, planlanan havalimanı İstanbul’un üçüncü değil, ikinci havalimanı olacaktır. Sonuçta, Atatürk adında bir havalimanımız kalmayacaktır. Yani konu, RTE adının verilmesi değil, Atatürk adının yok edilmesidir.

Zaten TAV’ın kira sözleşmesi revize edilerek bunun altyapısı hazırlanmıştır. TAV’ın Atatürk Havalimanı’nı işletmek üzere DHMİ ile 2005 tarihinde imzaladığı ve 2021 yılında sona erecek kira sözleşmesi, 2013 yılında DHMİ’nin talebiyle yenilenerek, TAV’a erken fesih ve zarar tazminatı ödenmesi maddesi eklenmiştir. Ve zaten DHMİ Genel Müdürü Birdal bizzat, “üçüncü havalimanı” değil, “yeni havalimanı” ifadesinin daha uygun olacağını söylemiştir, çünkü planlanan havalimanı Atatürk’e ilaveten “diğer” bir havalimanı değildir, onu ikame eden bir “kapasite artırma” yatırımıdır ve onun trafiğini alacaktır.

Dolayısıyla, hükümet bizleri aptal yerine koyarak, görünürde “üçüncü” havalimanına ad koyarken, fiiliyatta Atatürk Havalimanı’nın adını değiştirmiş olmaktadır. İşte bu nedenle, yapılacağı belirtilen isim değişikliğinin tek gerekçesi, Atatürk’ün adını silmek, hatırasını unutturmaktır.

Oysa beklenen, havalimanının adının Atatürk olarak dev am etmesidir. Bu ülkenin kurtarıcısı ve bu Cumhuriyetin kurucusunun adının havalimanından silinmesi kabul edilemez. Düşünülmesi dahi abestir. Ad değiştirme niyetinin hükümetin rutin bir icraatı olmadığının herkes farkındadır. Anımsanacağı üzere, Avrupa Parlamentosu ve TBMM arasındaki Karma Parlamento Komisyonu’nun eşbaşkanı Andrew Duff 17 Eylül 2005 tarihindeki konuşmasında Atatürk’ün resimlerini resmi dairelerden indirmemizi talep etmişti. İzleyen dönemde, dıştan da destek gören uzun vadeli bir planın adım adım gerçekleştirildiğini görüyoruz. Üniversitelerde “Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi” dersi kaldırıldı, ortaöğretim kurumları yönetmeliğinde “Atatürk ilkelerine bağlılık” çıkarıldı, AOÇ talan edildi, Bakanlığın Teşkilat Yasası’nda yapılan değişiklikle MEB görevleri arasında olan “Atatürk inkılap ve ilkelerine ve anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı” yurttaşlar yetiştirme ifadeleri kaldırıldı. Ve son olarak, havalimanından adının kaldırılması planlanıyor.

Tüm siyasi partilere, sivil toplum kuruluşlarına, üniversitelere, öğrenci ve kadın kuruluşlarına ve mesleki örgütlere çağrıda bulunuyorum: Sayesinde varlık bulduğumuz Atatürk’ün adının silinmesine karşı çıkınız. İnşaatın finansmanını üstlenmeyi planlayan bankalar Atatürk’ün adını ve hatırasını yok etmeye yönelik bu girişime alet olmayı kabul etmeyiniz, bu ulus ve tarih sizi affetmez. İnşaat ihalesini alan siz, Limak-Kolin- Cengiz-Mapa-Kalyon Grubu, Atatürk’ü hedef alan bu planın bir parçası olmayı içinize sindirmeyiniz.

Ulusumuzun ve insanlığın aziz değerine yapılması amaçlanan bu saygısızlığa karşı durmak hepimizin görevidir.

Advertisements

Akdeniz Sevgilim

14 Ağustos 2014
Akdeniz Sevgilim

Akdeniz’i, yıllardır Zincirlikuyu’dan her geçişte gözlerimi ayıramadığım, yerinden kopartılarak bir kenara sokuşturulduğu Levent’in hercümercinde ise geçerken seçemesem de varlığını sevgiyle hatırladığım heykeli Gazze protestocuları tahrip etmiş.

Önce İstanbul’un en kalabalık ikinci meydanı Zincirlikuyu’daki yüzük taşı uzletinde, sonraları 80 desibeli aşan gürültünün kol gezdiği Maslak Levent hattında önünden akan araç trafiğini ve koşuşturan insan selini dinginlikle izleyen, koruyucu bir anne gibi kollarını açmış kucaklayan, serin parmaklarıyla adeta okşayarak huzur ve sükunet veren, göğe yükselmeye her an hazır bir melek hafifliğiyle gönlümüzün tellerini titreten Akdeniz’e kıymışlar.

Bunun üzerine, İstanbul’daki vandalların hışmını gören Edirne ve Muratpaşa belediyeleri heykeli kendileri sergilemeyi talep ettiler. Boğaz’daki İngiliz zırhlılarından sonra İstanbul’un uğradığı en büyük hakaret budur. AKM’nin 7 yıldır kapalı tutulmasını, İÜ Konservatuvarı binasına Büyükşehir Belediyesi’nce el konulmasını kabullenmeyen İstanbul, bu zillete de katlanmayacak, kendisine meydan okuyan bu taleplere, artık gelenekselleşen heykel kırıcılığının ve sanat düşmanlığının bu yeni tezahürüne gerekli cevabı verecektir.

İnsandan çok heykel bulunan Paris’te, yüzlerce meydanının her birinde onlarca heykel barındıran Roma’da, şehir merkezlerinde heykelsiz tek bir meydanı bulunmayan, önünde, duvarında, çatısında, kapısında, penceresinde heykel ve fresk bulundurmayan bir binanın hayal dahi edilemeyeceği Viyana ve Prag’da, her adımda heykellerin size arkadaşlık ettiği Berlin’de ve hatta Budapeşte’de hiç heykel kırıldığını duydunuz mu? Hayır, çünkü heykelsiz bir Avrupa düşünülemez. Çağdaş şehirlerin en güzel yapıları parlamento, opera ve tiyatro binalarıdır ve bir heykel dehlizinden veya ormanından geçmeden bu binalara giremezsiniz. Bu heykeller geçmişi en somut ve en estetik şekliyle geleceğe bağlayarak, güçlü ve kalıcı bir aidiyet duygusu yaratır. Bu aidiyet, ulusal, etnik, dinsel bağlamların çok ötesine geçerek, büyük insanlık ailesinin bir ferdi olmanın, onurlu bir yaşamın ve varoluşun saygınlığını duyumsatır.

Şüpheniz olmasın, bizim ağzıbozuk, başıbozuk siyasetçiler, idareciler, bırakın 100 Türk büyüğünü, 10 Türk büyüğünün heykellerinin, Kastamonulu Şerife Bacı’nın veya 275 kiloluk mermiyi top kundağına yerleştiren Seyit Ali Onbaşı’nın fresklerinin veya 1915 Sarıkamış Anıtı’nın önünden geçmek zorunda kalsalardı her gün, Türkiye dünya yolsuzluk listesindeki utanç verici sıralamasında giderek geriye düşmezdi. Ve yine şüpheniz olmasın, sıfırlanamayan paralara nerdeyse eşit cari açıklarla boğuşmazdı.

Yapı Kredi Bankası Genel Müdürü, Sevgili Faik Açıkalın, Akdeniz’i gerek yukarıda kısaca değindiğim somut önemine, gerekse tehlikeli bir hızla çoraklaşan sanat ortamımız için ifade ettiğim simgesel değerine ve güzelliğine yaraşır bir alana ve acilen yerleştirmenizi bekliyoruz. Karanlıkları ışıtan beyazlığıyla Türkiye’yi aydınlatmaya devam etsin. Dileriz ki, sizin çabanız diğer bankalara da örnek olur; kalkınmayı gökdelen ve AVM yığını sanan sözde şehirlerimizin çıplak, ablak ve yalnız meydanlarına umut olur.

Türkiye Sanat Kurumu Yasa Tasarısı ile Aldatmak

4 Mart 2014
Türkiye Sanat Kurumu Yasa Tasarısı ile Aldatmak

Avrupa’da kültür kurumları tanımlanmıştır ve İnsan Hakları Bildirgesi 27. madde ile kültür hakkı garanti altına alınmıştır. Türkiye’de ise ne bunlar ne de tanımlı bir kültür politikası vardır. Böyle bir temel eksiklikle malul ve sanat yönetimi kavramından bihaber bir ortamda, kurt puslu havayı sever misali Erdoğan hükümeti, “devlet finansmanı vasıtasıyla bağımsız sanat” ilkesini “devlete bağımlı sanat” ile eş tutmak suretiyle özerklik kavramına ilişkin kargaşa yaratarak sanat ve kültürün çanına ot tıkama planları yapmaktadır.

“Türkiye Sanat Kurumu (TÜSAK) ile Sanatın Desteklenmesi Hakkında Kanun Tasarısı Taslağı” devlet opera ve balesiyle devlet tiyatroları kanunlarını lağvetmeyi ve sanat “projelerine” kurulacak olan TÜSAK vasıtasıyla kısmen fon sağlamayı öngörüyor. Kültür Bakanı son bütçe görüşmeleri sırasında, bir kez daha kafa karışıklığı yaratarak devlet sanat kuruluşlarının kapatılmayacağını belirtirken bir yandan da sanat alanında devlet finansmanının ve kadrolarının bulunmaması gerektiğini söylemiştir. Bu konuşma da açıkça ortaya koymuştur ki hükümetin nihai hedefi devlet sanat kurumlarını kapatmaktır. Bu kesindir, belirsiz husus ise bunun kısa vadede mi gerçekleştirileceği, zamana mı yayılacağıdır.

Her halükârda TÜSAK Yasa Tasarısı başlıca iki büyük tehlike içermektedir:

l Birinci temel tehlike, TÜSAK’ın özerk olmamasıdır. TÜSAK atanmış memurlardır ve sivil toplum kuruluşlarının kamusal işleyişteki sorumluluklarını yok sayar. Örnek alındığı ileri sürülen İngiliz Sanat Kurumu ACE ile adı dışında bir benzerlik yoktur ve hükümet bu hususta sanat camiasıyla adeta alay etmektedir çünkü ACE kültür bakanlığı kaynaklarını kullanmasına rağmen özerktir. ACE Genel Kurulu memurlardan oluşmaz ve yerel yönetimlerin seçtiği üyeler de yer alır. Ayrıca bölgesel sanat kurulları mevcuttur. Dolayısıyla, ACE örneğinin de gösterdiği gibi, özerklik örgütlenme biçiminden ziyade işleyiştedir, yoksa Kültür bakanının ileri sürdüğü gibi özerkliğin ölçütü sanat kurumlarının “devletin şemsiyesinde” olup olmaması değildir. Çünkü kültür hakkı, tıpkı diğer insan hakları gibi, “devletten bağımsız” ve “devlet vasıtasıyla bağımsız” şeklinde iki yönlü bir özerklik içerir. Fikri Sağlar’ın ifadesiyle “Mevcut Kültür Bakanı’nın sanattan ‘devlet şemsiyesi’ni kaldırmanın özgürlük olduğuna ilişkin iddiasının tam tersi doğrudur; yani ödeneği olmayan sanat kuruluşu ve tiyatrodur özgür olmayan. Çünkü, bugün hâlâ tiyatro, opera seyircisi arzu edilen düzeyde değildir. Örneğin, sürekli turneler yapan Devlet Tiyatroları olmazsa ülkenin dörtte üçü tiyatro göremez.”Prof. Hüsamettin Koçan da mevcut tasarının “İngiltere örneğinin yakınından bile geçmediğini, tümüyle atama usulüyle çalıştığını” belirtiyor ve ekliyor. “Başkanlığını yaptığım Özerk Sanat Konseyi’nin
1995 yılında Kültür Bakanlığı ile mutabık kaldığı Ulusal Sanat Kurulu yedi sanat dalından dernek, vakıf ve sendikaların seçtiği ikişer temsilci içeriyordu.”

l İkinci tehlike ve ACE’den önemli bir fark şudur: Tasarının öngördüğü sistemde sanat dallarının yönetimleri ve bütçeleri merkezileştirilerek birbiri içinde eritilecektir. Fikri Sağlar
bu düzenlemenin yol açacağı çoğunlukla gözden kaçan ama can alıcı bir sonucu net bir şekilde ortaya koyuyor: “Hangi sanat dalına ne kadar destek verileceği dikkatlerden kaçırılacak. Bunun sonucunda, bale, opera, senfoni göz ardı edilecek ve yıldan yıla değişen uygulamalarla çok ihtiyaç duydukları süreklilik
ve istikrardan mahrum bırakılmak yoluyla yok oluşa terk edilecektir.”

Diğer taraftan ACE ise stratejik öneme sahip ve “Ulusal Portföy Kuruluşları” şeklinde tanımladığı sanat kurumlarıyla çok yıllık anlaşmalar yapar ve kesintisiz fon sağlar. Yani, yaptığı iş mevcut tasarının öngördüğü gibi, basit bir “proje” finansmanı meselesi değildir. ACE 2012/2013 yılı toplam 440 milyon sterlinlik bütçesinin yüzde 71’ini stratejik kurumlara ayırmıştır. Dahası, söz konusu fonun yüzde 40’ını da ilk on kuruma tahsis etmiştir ve ilk on kurumun yedisi bale ve opera kuruluşlarıdır:
Royal Opera House, English National Opera, Opera North, Birmingham Royal Ballet, English National Ballet, Welsh National Opera ve North Music Trust. Diğer ikisi Royal National Theatre ve Royal Shakespeare tiyatrolarıdır.

Tasarının diğer bir riskli ve muğlak yönü, sanat faaliyetlerinin artan şekilde ve tüm yurt çapında sponsorlukla finansmanını öngörmesidir. Oysa, sponsorluk bilincinin ve özellikle isteğinin ülkemizdeki yetersiz durumu nedeniyle, sponsorluk yapmanın prestij sağladığı bir ülkenin model alınması başlı başına
bir tartışma konusudur. Örneğin Cihat Aşkın 2001 yılında kurduğu İstanbul Oda Orkestrası’nda sponsor kullanmayı tercih etmediğini belirtirken AKM’de yöneticilik yapmış bir sanatçı, AKM ve İstanbul dışında sponsor bulmanın zorluğunu açıklıyor. İstanbul Devlet Opera ve Bale Müdürü Suat Arıkan, “Ülkemizde sponsorluk doğru konumlandırılmadığı için, fon bulmak amacıyla ticari eserler sergilemek gerekir” derken, Fikri Sağlar “Türkiye koşullarında sponsorun kapısında yatan sanatçı, olsa olsa onun hoşuna giden, daha çok seyirci çeken eserlere yönelecektir” şeklinde görüş bildiriyor.

Buna karşılık, Royal National Theatre 2011-12 faaliyet raporunda 17 sayfa, Metropolitan Opera 2010-11 faaliyet raporunda 4 sütuna 22 sayfa destekçi listesi mevcuttur. Yine de yüksek bilince rağmen, Avrupa’da sponsor geliri oranı çok düşüktür: Son faaliyet raporlarına göre bağış oranı toplam bütçelerinin National Theatre’da yüzde 8 (6.6 milyon sterlin), English National Opera’da yüzde 10 (3.6 milyon sterlin), Royal Opera’da yüzde 16 (18.4 milyon sterlin) ve Opera National de Paris’de yüzde 4’tür (9.1 milyon Avro).

Sonuç, sanatçıların opera, senfoni orkestrası, bale gibi sanat disiplinlerini yok etmekle eşit gördüğü ve Kültür Bakanlığı’nın ise seslerini duyurmaya çalışan tüm paydaşlara kulağını tıkadığı bir tasarıdır ortada olan.

Türkiye Sanat Kurumu Yasa Tasarısına İlişkin Görüşler

Ocak 2014
Türkiye Sanat Kurumu Yasa Tasarısına İlişkin Görüşler

Avrupa’da kültür kurumları tanımlanmıştır ve İnsan Hakları Bildirgesi 27. madde ile kültür hakkı garanti altına alınmıştır. Türkiye’de ise ne bunlar, ne de tanımlı bir kültür politikası vardır. Böyle bir temel eksiklikle malul ve kültür yönetimi kavramından bihaber bir ortamda, kurt puslu havayı sever misali, hükümet özerklik kavramına ilişkin kargaşa yaratarak sanat ve kültür hayatımıza radikal bir darbe indirme planları yapmaktadır. Kültürün fonlanması Avrupa’da da Amerika’da da tartışılıyor; ama oradaki konu fon kaynaklarını dengede tutmak iken, “Türkiye Sanat Kurumu ile Sanatın Desteklenmesi Hakkında Kanun Tasarısı Taslağının” konusu özelleştirmedir. Tasarı devlet opera ve balesiyle tiyatrosunu ve senfoni orkestralarını kapatmayı, bu işleri yapmak isteyen özel kuruluşların “projelerine” kısmi fon sağlamayı öngörüyor. Bir koşulla: Kültür Bakanlığının atayacağı Türkiye Sanat Kurulunun beğendiği eserler olması koşuluyla. Fon miktarı da eserlerin bütçelerinin azami %50’si oranında olabilecek.

Sözkonusu tasarıya ilişkin olarak sanat camiasının çeşitli düzeylerinde yaptığımız görüşmeler gösteriyor ki, başbakanın tiyatrocuları fevri azarlayışı sonucu spontane başlatılan yasama çalışmaları, “ben yaptım oldu” türü bir ürün ortaya çıkarmıştır. Zira hiçbir paydaşın görüşü alınmadığı gibi, gerek Özerk Sanat Konseyi ‘nin 1990’lara uzanan ve defalarca gündeme gelen çalışmaları, gerekse 2000’li yıllarda Kültür Bakanlığı müfettişlerinin diğer ülke sanat düzenlemelerine ilişkin raporları görmezden gelinmiştir. Sivil toplum kuruluşlarının kamusal işleyişteki sorumlulukları ve rolleri yok sayılmıştır. Dahası, örnek alındığı ileri sürülen İngiliz Sanat Kurumu ACE ile adı dışında bir benzerlik yoktur ve hükümet bu hususta sanat camiasıyla adeta alay etmektedir. Başlıca üç nedenle:

• ACE Kültür Bakanlığı kaynaklarını kullanmasına rağmen özerktir. ACE Genel Kurulu memurlardan oluşmaz ve yerel yönetimlerin seçtiği üyeler de yer alır. Kültür Bakanlığı başmüfettişi Zafer Yer’in 2004 tarihli raporu da ACE’yi “hükümetten tamamiyle bağımsız” bir kuruluş şeklinde tanımlamıştır. Diğer bir deyişle, Kültür Bakanının ileri sürdüğü gibi özerkliğin ölçütü sanat kurumlarının “devletin şemsiyesinde” olup olmaması değildir.

• Ve diğer çok önemli bir fark olarak, ACE kesintisiz fon sağlamak üzere stratejik öneme sahip sanat kurumlarıyla çok yıllık anlaşmalar yapar. Yani, yapılan iş mevcut tasarının öngördüğü gibi, basit bir “proje getir, finansman al” meselesi değildir. ACE “Düzenli Fonlanan Kuruluşlar “ (Regularly Funded Organisations), olarak adlandırdığı bu kuruluşları 2013’ten itibaren “Ulusal Portföy Kuruluşları” (National Portfolio Organisations) şeklinde tanımlıyor. Dolayısıyla, Kültür Bakanı gezi nedeniyle ödeneklerini kestiği tiyatrocuları kendilerine verilen parasal desteği “ebedi, dokunulmaz bir ayrıcalık olarak algılamakla” suçlarken hiç haklı değil. ACE 2012/13 yılı toplam 440 milyon sterlinlik bütçesinin %71’ini (325 milyon sterlin) stratejik kurumlara ayırmıştır. Dahası, sözkonusu fonun %40’ını da ilk on kuruma tahsis etmiştir ve ilk on kurumun yedisi bale, ve opera kuruluşlarıdır: Royal Opera House, English National Opera, Opera North, Birmingham Royal Ballet, English National Ballet, Welsh National Opera ve North Music Trust. Diğer ikisi Royal National Theatre ve Royal Shakespeare tiyatrolarıdır.

• Kaldı ki, sponsorluk mekanizmasının gelişmiş ve yerleşmiş olduğu İngiltere ve Avrupa’nın model alınması başlı başına bir tartışma konusudur. Ülkemizde Maliye verilerine göre, 2012 yılındaki toplam TL2.8 milyarlık bağışın %82’si (TL2.3 milyar) din amaçlı ve yalnızca binde 2’si (TL54 milyon) kültür ve turizm amaçlıdır. Görüşmecilerimizin de aşağıda belirttiği gibi, sponsorluk ülkemizde daha çok bir pazarlama aracı olarak görülmektedir. Buna karşılık, Royal National Theatre 2011-12 faaliyet raporunda 17 sayfa, Metropolitan Opera 2010-11 faaliyet raporunda 4 sütuna 22 sayfa destekçi listesi mevcuttur. Yine de yüksek bilince rağmen, Avrupa’da sponsor geliri oranı çok düşüktür: Son faaliyet raporlarına göre bağış oranı toplam bütçelerinin National Theatre’da %8 (6.6 milyon sterlin), English National Opera’da %10 (3.6 milyon sterlin), Royal Opera’da %16 (18.4 milyon sterlin) ve Paris Operasında (Opera National de Paris) %4’tür (9.1 milyon avro).
Tasarının yerel yönetimlerin sanat ve kültür için bütçe ayırmaları hükmü de halen amaca dönük olmaktan uzaktır ve bu husus aşağıda ayrıca incelenecektir.
Sanatçılarımızın sözkonusu tasarıya ilişkin aslında sayfalar tutan görüş ve önerileri aşağıda çok kısaca özetlenmiştir.

Tiyatro
Tiyatro duayeni Gencay Gürün iki gerekçeyle tasarıya karşı çıkıyor: “Oyuncuların mezun olduktan sonra kendilerini geliştirmesi ancak devamlılık arzeden kurumlarda, büyük oyunlarda mümkündür. Bir Laurence Olivier ile oynamak her oyuncu için önemlidir. Getirilmek istenen sistem hem oyuncuların gelişmesine ve yetişmesine olanak vermeyecek, hem de sanatın geleceğini kararttığı için sanatçı olmak isteyenlerin sayısı düşecektir. Bu da uzun vadede sanat ve kültürün yok oluşu demektir. Fonlama hususunda ise, Türkiye’nin mevcut durumunda sanata azami %50 finansman yetersizdir. Bütün klasikler kalabalıktır, hem para, hem geniş kadro gerektirir. Devletin ciddi desteği olmadan hiç bir özel tiyatro klasik eserleri geniş kitlelere ulaştıramaz. Sonuçta büyük bir kültür boşluğu açılır, kültür yeni nesillere aktarılamaz. Ayrıca tasarının öngördüğü, dış kaynaklara oyun ihalesi hiçbir yerde yoktur”
– Tasarının klasik eserleri kollama kaygısı olmalı mı?
– Benim tanıdığım her ülkede klasikler olmazsa olmazdır; tiyatroda klasikler oynanır, edebiyatta klasikler okutulur. Tiyatroda, opera, bale, orkestrada milliyetçilik olmaz, bunlar uluslararası formatlardır. Hiçbir ülke bu benim değil, milli değil demez. Bu sanat disiplinlerinin temel formatı evrenseldir, işledikleri şey de insandır ve bu insan tüm dünyada aynıdır.”
Gürün tiyatroya devlet desteğinin niçin önemli boyutta olması gerektiğini bir nedenle daha açıklıyor: “Kaldı ki Türk tiyatrosu merdivenin üst basamaklarına varmış değil daha. Altyapı eksikleri mevcut. Kaç Türk yazarı var dünya çapında oyunları oynanan? Kaç Türk oyunu klasik mertbesindedir?” Bu değerlendirme aynı zamanda, Kültür Bakanının geçtiğimiz Kasım ayında gezi nedeniyle tiyatro desteklerini kaldırma gerekçesinden bahsederken “artık (tiyatroda) gelişme aşamasından çıktık” argümanına da cevap teşkil eder nitelikte.
Gencay Gürün konuşmasını şöyle bitiriyor “Belirttiğim bu nedenlerledir ki hiç bir medeni ülkede devletin sanat ve kültürde işlevi bitmemiştir.” Konuya ilişkin beklenti ve önerisi ise kısa, ama çarpıcı: “Hükümetin bir karar vermesi lazım: Eğer Avrupa’lı olmak istiyorsa uluslararası kültürü devam ettirmes gerekir. Tiyatro, opera, klasik müzik yoksa, bir insanın Avrupa’lı olmasına imkan yoktur, gerek de yoktur zaten.”

Orkestra
Cihat Aşkın, görüşmemize başlarken, bir noktayı özellikle vurgulama gereğini duydu: hükümetin sanatta özelleştirme girişimini siyasi ve ideolojik bir hareket değil, ekonomik ve düşünsel gelişimin bir evresi olarak gördüğünü belirtti. Tasarıyı kapitalleşmenin günümüzde ulaştığı boyutta, sermaye gruplarının politika oluşturmada artan şekilde söz sahibi olmasının ve buna paralel olarak devletin minimize edilme çabasının “acı ancak kaçınılmaz” bir sonucu olarak değerlendiriyor.

Aile başına yılda sadece 6 avro kültür sanat harcaması yapıldığı ve ortalama eğitimin 6 yıl olduğu bir ülkede sanat üretiminin ve tüketiminin desteklenmesinde devletin işlevinin devam ettiğini, aksine bir seçeneğin kültür hakkını ihlal edeceği görüşlerini hatırlatıyorum.“Çok haklısınız. Hükümetin devletin sanat kurumlarını bu şekilde lağvetmesine çok üzülüyorum,” dedi ve devam etti: “İdeal değil ama, sistem buraya doğru gidiyor. Dünya çapında ekonomide kapitalleşme arttıkça çok uluslu şirketler politika üretmeye başladılar. Böyle bir sermaye modelinin olduğu dönemde idol devlet kurumlarını sürdürmek imkansızdır.”

Sanatın yapılanmasına ilişkin önerisini öğrenmek istiyoruz: “Mevcut tasarı bu haliyle sanat ve kültür kuruluşlarını giyotine göndermektir sadece. Benim beklentim ve önerim, mevcut sistemin kaldırılması yerine iyileştirilmesidir. Devlet sanat kuruluşları Batıdaki 100-150 yıllık Filadelfiya, Berlin Senfoni Orkestraları vb kuruluşlar gibi ticarileşmelidir. Ben siyasi görüşlerden uzağım, ancak varolan kuruluşları lağvetmeden sübvanse etme sistemi getirilmeli, çünkü toplumun ve kişinin gelişiminde kültürün rolünün, ulusal ve toplumsal bütünlüğün ve aynı gayeye yönelişin, birlikte hareketin sağlanmasında sanat ve kültürün işlevini gözetmek, devletin asli görevidir. Bu amaçla sözleşmeli çalışma vb yöntemler geliştirilebilir. Orkestralara CEO’lar getirerek nasıl kendilerini idame ettirecekleri öğretilmeli ve gösterilmelidir. Devlet bir süre hibrid bir yapı devam ettirmeli ve özerk bir yapıyla nasıl çalışılacağını öğretmelidir. Bazı kurumlarda devletin bunu yaptığını görüyoruz.”

Tasarı yasalaştığı takdirde sanat ve kültür hayatımızda nasıl bir senaryo beklediğini soruyoruz, net bir cevap geliyor: “Kazanılmış, yaratılmış değerler kaybolacak. Alternatif yapılar oluşturmadığımız için sanat ve kültür hayatında büyük bir boşluk doğacak”
– Boşluğu doldurmak için ne yapılmalı?
– Sivil toplum örgütlenmesi yoluyla bu boşluğu doldurmayı öğrenmemiz lazım.

Sivil toplum örgütlenmesiyle sponsorluk düzenlemelerini de kastettiğini anlıyoruz Aşkın’ın. Bunun üzerine “Devlet finansmanı dışında kalan kaynak ihtiyacı sponsorlukla karşılanabilir mi Türkiye’de” sorumuzun cevabı, karşılamama olasılığını değerlendirmek yerine, bir zorlamanın varlığına işaret ediyor: “Karşılamama seçeneğimiz yok. Hükümet vermek istemiyor çünkü. Bu durum doğal seleksiyon kuralına benziyor: Güçlüysen ayakta kalırsın.”

Aşkın bu noktada başta belirtmiş olduğu kapitalleşme trendine uyumlu bir örnek olarak İstanbul Oda Orkestrası girişiminden bahsederek 2001’de Hakan Şensoy ile birlikte İstanbul Oda Orkestrasını kurduğunu ve 12 yıldır devam ettirdiğini söylüyor. Ama konuşmamızda ortaya çıkıyor ki, Aşkın sanatçılar için yukarıda sıraladığı önerileri kendisine uygulamamış, ne ticarileşmiş, ne de sponsor bulmuş. “Önerdiğiniz halde neden ticarileşmediniz” sorumuzu “Orkestra birincil amacım değildi,” şeklinde cevaplıyor.
– Peki sponsor sağlayabildiniz mi?
– Hayır, sponsor istemedim, çünkü kendi adlarını ve reklamlarını öne çıkarmak istiyorlar. Asıl amaçları sanatı desteklemek değil, marketing yapmak.

Bu cevap, dünya çapında sanatın finansmanına ilişkin uzun yıllardır yürütülen tartışmaların neden sponsorluğun en az arzu edilen seçenek olduğu sonucuna ulaştığını en iyi şekilde anlatıyor. İkinci olarak da, ülkemizde sponsorluk bilincinin henüz çok uzun bir koşu olduğunu anlatıyor.

Sanattaki özelleştirmeyi neoklasik/neoliberal gelişmenin kaçınılmaz sonucu görmesi yönünden diğer görüşmecilerden ayrılan Aşkın’ın en azından bu son sözleri bile tasarı metnini hazırlayanların durup bir kez daha düşünmelerini gerektirecek keskinlikte.

Ülkemizde sponsorluk tecrübesine ilişkin olarak Cihat Aşkın’a ek bir görüş daha almak istiyoruz. Borusan Sanat görüş bildirmekten kaçınıyor. Yıllardır Bursa Bölge Senfoni Orkestrası’na destek sağlayan Bursa Filarmoni Derneği tasarıdaki %50 finansman oranını tehlikeli buluyor ve bunun uygulanabilir olduğuna inanmıyor. “Bu tasarı, opera, bale ve senfoni orkestrası gibi sanat faaliyetlerini külliyen lağvedecektir. Bu ancak bir AB ülkesi değil de, Orta Doğu ülkesi olacaksak kabul edilebilir bir durumdur.”

Bursa Filarmoni Derneği de Cihat Aşkın gibi, senfoni orkestralarının yaygınlaştırılması gerektiğini vurguluyor. “Her kentte bir senfoni orkestrası olmalıdır. Çünkü kültürel faaliyetler markalaşma yolunda son derece önemlidir. Örneğin Bursa marka şehir olmayı amaçlayan bir şehirdir. Turistler bir senfoni orkestrasının varlığını duyunca mutlu oluyorlar, oteller senfoni program ve broşürlerini gururla odalarına koymaya başladılar. Gelen iş adamlarını konserlere götürmek bizler için bir prestij kaynağı oluyor, onlar için de güzel bir sürpriz oluşturuyor.”

Bursa Filarmoni önerilerini üç noktada özetliyor:
• Sanat kuruluşlarının idari yönetim fonksiyonu sanat yönetiminden ayrılmalı ve kültür-sanat işletmeciliğini bilen CEO’lar istihdam edilmeli.
• Özerklik salt mevzuatta değil, fiilen de sağlanmalıdır. İçerik denetlemesi özerkliğe aykırıdır.
• Devlet ve yerel yönetim birlikte finansman sağlamalıdır. %60 devlet, %30 belediyeler ve %10 özel sektör desteği şeklinde bir finansman bileşimi uygundur Bu amaçla sponsorluk teşviği geliştirilmelidir.
Bursa Filarmoni yerel yönetim katkısı hususunda özel çaba gösterilmesi gerektiğine dikkat çekiyor: “Biz Bursa’da belediyenin salon tahsisini nisbeten yakın zamanda ve kişisel ilişkileri devreye sokarak sağlayabildik. Çünkü Bursa gibi modern ve müreffeh bir kentte bile belediyenin klasik sanat bilinci ve aşinalığı ne yazık ki yeterince gelişmiş değil.”

Gerçekten de, tasarının öngördüğü yerel yönetimlerin sanat ve kültür için bütçe ayırmaları hükmü mevcut durumda geçerli değildir, zira yerel yönetimlerin kültür-sanat faaliyetleri büyük çoğunlukla birbirinin kopyası, verimsiz çalışmalardan ibarettir. Dr. Gökçe Okandan’ın doktora çalışması, belediyelerin kültürel faaliyetlerinin verimli ve amaca dönük olması açısından eğitilmeye ihtiyaç duyduklarını ve bunun ancak uzun dönemde gerçekleşebileceğini açıkça ortaya koyuyor. Keza, İngiliz Sanat Kurumu ACE’nin 2012 yılı bağımsız denetçi raporu (Norgrove Raporu) da Bölgesel Sanat Kurullarıyla ve bunların bünyesindeki yerel yönetimlerle çalışmanın güçlüğüne işaret ediyor: “Yerel yönetimlerin sanat politikalarında ve stratejilerinde tutarlılık yoktur ve bu durumun önümüzdeki dönemlerde de devam etmesi beklenmektedir.” Ancak Norgrove Raporu aynı zamanda da bunun sağladığı vazgeçilemez faydaları sıralamakta ve ACE’ye otonom yerel yönetimleri, kendi başlarına bırakmak yerine, Ulusal Sanat Kurulu bünyesinde tutmaya devam etmesini önermektedir.

Opera Bale
Halen Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü 1309 Sayılı Kuruluş Kanun’una göre Teknik Kurul ile Disiplin Kurulu çalışmalarına sanatçılar katılıyor ve il müdürlükleri kararlarını bağımsız olarak alıyorlar. Konuştuğumuz bir grup opera solist sanatçısı, kuruluş kanununun opera ve baleye bir ölçüde özerklik sağladığını belirterek, devlet sanat kuruluşlarının sanatsal özerklikleri korunarak devlet içinde kalması gerektiğini ısrarla vurguladılar. Sanatın yönetimini sanatçılar yerine tamamiyle atanmışlara, yani iktidara bıraktığı için yeni sisteme birinci temel itirazı özerklik açısından yöneltiyorlar. Bir sanatçımız konuyu biraz daha açtı: “Özerklik örgütlenme biçiminden ziyade işleyiştedir. Tasarının örnek aldığı ACE bunun en iyi örneğidir: Mart 2013 itibariyle ACE bütçe gelirinin %82’sini Kültür Bakanlığı fonu oluşturmaktadır. Bununla birlikte, ACE özerk bir kuruluştur.” Diğer bir görüşmecimiz araya girdi: “Bir devlet kurumu olan Merkez Bankası’nın özerkliği nasıl sağlanıyorsa Türkiye Sanat Kurumunun da özerkliği sağlanabilir.”

Ayrıca oluşturulması planlanan Türkiye Sanat Kurul’unun 11 üyesinin nitelikleri de sanat disiplinlerine eşit davranılıp davranılmayacağı açısından soru işareti taşıyor. Örneğin üyeler arasında bale uzmanı, opera uzmanı bulunacak mı, belirtilmemiş.

Opera, bale ve senfoni orkestrası sanatçılarının ikinci temel kaygıları sponsorluk mekanizmasının ülkemizdeki yetersiz ve bilinçsiz durumu. Yerel orkestraların, küçük tiyatro topluluklarının bol sayıda bulunduğu, sponsorluk yapmanın prestij sağladığı bir ülkenin Türkiye için yanlış örnek olduğunu vurguluyorlar. AKM’de yöneticilik yapmış bir sanatçı ekliyor: “Bizde de AKM’nin sponsorları vardı. Ama AKM ve İstanbul dışında sponsor bulmak zordur çünkü buralarda hem sermaye grupları sınırlıdır, hem de AKM kadar seyirci kapasitesi yüksek ve gözde mekanlar azdır.”

Konuştuğumuz sanatçı grubu opera, senfoni ve balede özelleştirmeyi ham hayal olarak görüyor. “İlk olarak, operada seyirci ücreti cüzidir, hangi özel kuruluş yapar operayı. İkinci olarak, bütçemiz kalkıyor, onun yerini başbakanın keyfine bağlı ulufe geliyor. Üçüncü olarak, azami %50 finansman oranı iki açıdan sorunludur: Yeterliliği tartışmalıdır çünkü sanat hamiliği ve sponsorluğu bilinci ülkemizde emekleme dönemindedir ve gerekli teşvikler tanınsa bile bu bilincin gelişmesinin bugünden yarına gerçekleşmeyeceği aşikardır. Ayrıca koşula bağlı olması da düşünce ve ifade özgürlüğünü kullanılamaz duruma sokar.”

Sanatçılar nihai görüşlerini şu ifadeyle özetliyor: “Yukarıda sayılan koşullarda yasa tasarısı opera, senfoni orkestrası, bale gibi sanat disiplinlerini yoketmekle eşittir.”

Son gelişmeleri hatırlayınca, sanatçıların niyet okumadıklarını, “beklenen senaryo”yuı gözönüne serdiklerini anlamak zor değil. Zira hatırlanacağı üzere, örneğin başbakanın sanata destek kiriteri “istediği eserler” olması, Kültür Bakanlığının kriteri de geziye katılmamış olma ve genel ahlaka, toplumun genel anlayışına uygunluk gibi kriterlerdir. Mevcut uygulamalarının da gösterdiği gibi, hükümet esnek ve soyut kavramlara dayalı bir denetleme mekanizması yoluyla kendisine müthiş bir hareket özgürlüğü sağlarken kişi hak ve özgürlüklerini bu geniş takdir yetkisiyle sınırlandırma amacındadır. Dolayısıyla, sanatçıların azami %50 finansmanın hangi koşulla kullandırılacağını tahmin etmeleri için bugüne bakmaları yeterlidir.

Istanbul Devlet Opera ve Bale Müdürü Suat Arıkan da kar amacı gütmeyen kuruluşlar olan sanat kurumlarının otonomisini sağlamanın devlete düştüğüne inanıyor: “Tasarının mevcut haliyle yasalaşması opera, bale ve senfoni orkestralarının %99.9 çökmesi anlamına gelir. Tiyatro görece biraz daha şanslı sayılabilir zira proje başı çalışmaya yatkın yönleri vardır. Ancak opera, bale ve orkestra, fabrika gibi takım halinde ve durmaksızın çalışmalıdır.” diyor ve ekliyor: “Opera ve bale zor disiplinlerdir, sürekli antrenman gerektirir, perdelerini sürekli açmaları gerekir. Projelerin mevcudiyetine bağlı olarak bir dükkan gibi açıp kapatamazsınız bu kurumları. Bu sanatları yaşatmakta samimiyse, tasarı hayal görüyor demektir.”

Yasa tasarısının hangi amaçla hazırlandığını soruyoruz: “Tasarının amacını değerlendirmekte güçlük çekiyoruz. Amacı, daha ideal bir sistem getirmek midir, yoksa bu sanat dallarını lağvetmek midir? Hükümet dürüst davranmalıdır: bu disiplinlere devam mı edilecek, yoksa son mu verilecek, açıkça ortaya koymalıdır.”
Arıkan burada yaşadığı bir paradoksa değiniyor: “Mevcut sistemi yıllardır eleştiren biri olarak şimdi savunmak durumunda kalıyorum. Yeni tasarının ve yeni yapılanmaların amacı sistemi düzeltmek olmalı, fişini çekmek değil.”

Arıkan’a göre, düzeltilmesi gerekli baslıca konu performans değerlendirmesinin yokluğudur. Ancak bu konudaki önerileri Kültür Bakanlığınca kabul görmemiş. Arıkan gelişmemişliği ve bilinçsizliği yanında sponsorluğun diğer bir tehlikesine dikkat çekiyor: “Ülkemizde sponsorluk doğru konumlandırılmadığı için, fon bulmak amacıyla ticari eserler sergilemek gerekir. Ticari proje sanat sayılır mı? Bir Jül Sezar oynar mı ticari kuruluş?“

Suat Arıkan’ın önerisi şöyle: “Mevcut ya da yeni, hangi sistem olursa olsun, destek koşulsuz sağlanmalıdır. Sanat yönetmeninin hayallerine, yani yaratıcılığına, destek olacak devlet ve sponsorlar gerekli. Aksi bir sistem şuna benzer: Özenerek ve paralar ödeyerek takıma antrenör tutuyorsun. Sonra da santrafor şu olsun, sağbek bu olsun diye yön veriyorsun.”

Önceki yasal düzenlemeler
Prof. Hüsamettin Koçan mevcut tasarının hayal kırıklığı yarattığını belirterek, yaşayan sanatın ihtiyacı olan dinamizmi sağlamaktan uzak olduğuna dikkat çekiyor ve ekliyor: “Tasarı İngiltere örneğinin yakınından bile geçmiyor. Getirilmesi amaçlanan yapı tümüyle atama usulüyle çalışıyor, sivil önerinin yolunu kesiyor, denetlenemeyen ve değiştirilemeyen bir yapı öngörüyor.”

Koçan 1990-97 yılları arasında başkanlığını yaptığı Özerk Sanat Konseyi’nin 02.11.1995 tarihinde Kültür Bakanlığı ile imzaladığı protokoldeki ve bundan hareketle hazırlanan Ulusal Sanat Kurulu yasa teklifindeki sanat yapılanmasını şöyle özetliyor: “Kültür Bakanlığı ile mutabık kaldığımız Türkiye Sanat Kurumu yapılanmasında Ulusal Sanat Kurulu genel kurul niteliğinde olup, belirlenen altı sanat dalından ikişer temsilci içerir. Bu temsilcileri ilgili alanda çalışan dernek, vakıf ve sendikalar seçer ve Kültür Bakanı onaylar. Ulusal Kurul yılda bir kez toplanarak, Türkiye Sanat Kurumu’nun yıllık çalışma programını ve bütçesini onaylar ve Kurum Başkanı ile Yönetim Kurulu ve altı Sanat Kurulunun üyelerini belirler. Sanat Kurulları yılda dört kez toplanarak, gelen projeleri değerlendirir ve destek miktarlarını belirler. Böylece alttan yukarıya temsiliyet yoluyla oluşan bir yapı öngörmüştük. Kurum’un bütçesi ise başta Kültür Bakanlığı tahsisatı olmak üzere, yerel yönetimlerin sağladığı kaynaklar, bağışlar ve sponsorluk gelirlerinden oluşuyordu.”

Fikri Sağlar, diğer görüşmecilerin aksine, tasarının niçin kotarıldığı konusunda mütereddit değil: “Tasarı muhafazakar ama demokrat olmayan bir iktidarın, dini bahane ederek sanata karşı çıkmasını temsil etmektedir.”

Sağlar devam ediyor: “Demokrasiyi özümsememiş siyasetçiler özgür düşünceye yol açtığı için sanattan hoşlanmaz ve sanata müdahale ederler. Bu hükümet döneminde en çok bakan değiştirenin Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıkları olmasının gerekçesiyle, sanat yasa tasarısının temel gerekçesi aynıdır, bunu görmek lazım. Her ikisi de insana yatırım yapan bakanlıklardır. Hükümetin her iki bakanlığın da fonksiyonlarını köreltmeye çalıştığına şahit oluyoruz. Toparlarsak, bu tasarıyla hükümet toplumu ayrıştırarak iki Türkiye yaratmak istiyor: kültürel kişiliği gelişmiş, yaşamayı bilen insanın yanında, biat eden amorf bir toplum oluşturmak peşinde.”

Kendi Kültür Bakanlığı döneminde hazırlanan Ulusal Sanat Kurulu yasa tasarısı ile bugünkü tasarının farkı konusunda şu açıklamayı yapıyor: “Bizim sistemde ödenekli sanat kurumları varlıklarını devam ettiriyorlardı. Ayrıca, bizim oluşturduğumuz Ulusal Sanat Kurulunda, Kültür Bakanlığı temsilcisi dışındaki tüm üyeler sanat kuruluşları temsilcileri iken şimdiki Kurul atanmış memurlardır. Bu ise kendi düşünce kalıplarına uygun kişilere destek demektir.

Sanat kuruluşlarının bütçelerinin devlet desteği dışında kalan %50-60 veya 70’lik , belki de %80-90’lık kısmının sanatçılar tarafından karşılanması hükmü ise işlemeyecek bir yöntemdir. Türkiye’deki gelir dağılımı buna elvermez. Halen ailelerin sadece %20’si kültür için harcama yapabiliyor. İkinci neden mekan, teknik düzenleme, sanat yönetimi vb bağlamdaki kurumsal altyapı eksikliğidir. Ayrıca, Türkiye’de sponsorluk isteği ve özellikle bilinci gelişmemiştir. Türkiye koşullarında sponsorun kapısında yatan sanatçı, olsa olsa onun hoşuna giden, daha çok seyirci çeken eserlere yönelecektir. Bu ise toplumun düşünce seviyesini ve kapasitesini aşağı çeken sanat olacaktır. TV dünyasından biliyorum; yönetmenlere ilköğretim 5. sınıf seviyesini aşmayan şeyler yapmaları telkin ediliyor.”

Sağlar’ın, hükümetin planladığı düzenlemenin yol açacağı sonuçlara ilişkin cevabı, çoğunlukla gözden kaçan, ama can alıcı bir hususu net bir şekilde ortaya koyuyor: “Öngörülen sistemde sanat dallarının yönetimleri ve bütçeleri merkezileştirilerek, birbiri içinde eritilecek. Hangi sanat dalına ne kadar destek verileceği dikkatlerden kaçırılacak. Bunun sonucunda, bale, opera, senfoni gözardı edilecek ve yıldan yıla değişen uygulama ve değerlendirmelerle, çok ihtiyaç duydukları süreklilik ve istikrardan mahrum bırakılmak yoluyla yok oluşa terkedilecektir.”

Sağlar diğer bir sonuca daha işaret ediyor: “Tasarı sanat yoluyla ifade özgürlüğü kavramının içini boşaltıyor. Mevcut Kültür Bakanının sanattan “devlet şemsiyesi”ni kaldırmanın özgürlük olduğuna ilişkin iddiasının tam tersi doğrudur; yani ödeneği olmayan sanat kuruluşu ve tiyatrodur özgür olmayan. Çünkü, bugün hala tiyatro, opera seyircisi arzu edilen düzeyde değildir. Örneğin, sürekli turneler yapan Devlet Tiyatroları olmazsa ülkenin dörtte üçü tiyatro göremez.”

Sağlar ayrıca, İngiltere’deki sanat yapılanmasıyla aramızdaki temel farklara, yani İngiliz Sanat Kurumu yönetiminde sanatçıların ağırlıklı rolüne, Kurum’un denetleyici değil teşvik edici fonksiyonuna ve destek sürecinin her aşamasındaki oturmuş ve halka açıklanmış kuralların mevcudiyetine değiniyor ve sözlerini şöyle bağlıyor: “Türkiye’deki tasarı ise sanatı siyasi iktidarın malzemesi haline getirecek ve bir süre sonra da çökertecektir.”

Türkiye Sanat Kurumu Yasa Tasarısı

Türkiye Sanat Kurumu Yasa Tasarısı
18 Kasım 2013 Pazartesi

Türkiye Sanat Kurumu ile Sanatın Desteklenmesi Hakkında Kanun Tasarısı Taslağı ülkemiz sanat ve kültürünün geleceği için tehlike oluşturmaktadır.

Söz konusu tasarı 2012 Nisan ayının 29’unda Başbakan’ın kendi ifadesiyle, “sanatçıların yönetime istedikleri gibi verip veriştirmesine” kızarak “devletin istediği oyunlara sponsor olmasına” olanak vermek üzere tiyatroları özelleştireceğini bildirmesinin akabinde hazırlandı. Tasarı henüz yasalaşmadan, uygulamanın ne yönde olacağının ilk işareti olarak Ekim 2013’te Gezi’ye destek veren muhalif tiyatrolara Kültür Bakanlığı desteği kesildi.

Tasarının içeriği
Tasarının örnek aldığı Avrupa’daki sanat yapılanması ile tasarının öngördüğü yapı kesinlikle örtüşmemektedir. Tasarı başlıca şu hususları içermektedir:

● Söz konusu tasarı, Kültür Bakanlığı bünyesindeki üç genel müdürlüğü (Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü ve orkestraların bağlı olduğu Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü) lağvediyor. Paralel olarak, Devlet Tiyatrosu Kanunu ile Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü Kuruluş Kanunu’nu yürürlükten kaldırıyor.

● Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Türkiye Sanat Kurumu (TÜSAK) kuruluyor. Kurumun idari ve mali özerkliğe sahip olduğu belirtiliyor.
Kurumun karar organı Türkiye Sanat Kurulu’dur. Üyelerin atamasını Bakanlar Kurulu yapar.

● Kurumun temel hizmet birimleri olan beş adet destekleme grup başkanlığının görevi kuruma verilen projeleri incelemektir.

● Destek miktarı: Proje giderlerinin yüzde 50’sini aşmaz.

● Kurumun gelirleri esas olarak şunlardan oluşur:
– Hazine yardımı,
– Başbakan tarafından ihtiyaca binaen yapılacak transferler,
– Milli Piyango İdaresi bilet satışlarından ayrılan tutarlar.
Tasarı neden vahim
Tasarının en tehlikeli yönleri, kültür ve sanatı kamu sorumluluğunun dışına itmesi ve getirilmek istenen yapının özerk olmamasıdır.
Tasarıdaki haliyle Türkiye Sanat Kurumu (TÜSAK) idari açıdan özerk değildir, çünkü:

● Kurumun yönetim organı Türkiye Sanat Kurulu’nda herhangi bir sivil toplum kuruluşu, yerel yönetim veya sanatçı temsiliyeti yoktur.

● Söz konusu tasarının ilham aldığı belirtilen İngiliz Sanat Kurumu ile karşılaştırıldığında TÜSAK, devlet memuru statüsünde eleman istihdam eden bir kamu kuruluşu hüviyetindedir ve tümüyle hükümete bağlıdır.
Oysa İngiliz Sanat Kurumu otonom ve hükümet dışı bir kuruluştur. Kültür Bakanlığımız başmüfettişinin 30.04.2004 tarihli bir raporu da İngiliz Sanat Kurumu’nu, “Hükümetten tamamen bağımsız olarak çalışan” bir kuruluş şeklinde tanımlamıştır: İngiliz Sanat Kurumu Başkanı Alan Davey’in tarafımıza iletmiş olduğu kuruluş kanunu (Royal Charter) ve diğer dokümanlara göre kurumun yapısı kısaca şöyledir: İngiliz Sanat Kurumu’nun karar organı Ulusal Kurul, icra organı ise icra kurulu ve onun başkanıdır. Ulusal Kurul İngiliz Sanat Kurumu’nun yönetim kurulu olarak görev yapar, başkan dahil 15 üyeden oluşur. Üyelerin ve başkanın atanmasını kültür bakanı yapar. Ancak, bu üyeler ve başkan devlet memuru değildir ve yılda birkaç kez toplanırlar. Üyeler ücret almaz. Ulusal Kurul, 5 adet bölge kurulu ile birlikte çalışır ve karar alır; gerektiğinde Kültür Bakanlığı’na “danışır”. Her bölge kurulunun 15 civarında üyesi vardır. Bölge kurulları tümüyle otonom yapılardır, üyelerin yarısına yakınını yerel yönetimler seçer, geri kalanının atamasını halka açık bir yöntemle ulusal kurul yapar.

● TÜSAK mali açıdan da özerk değildir. Bu husus TÜSAK’ın en çok tartışmaya açık ve en muğlak yönlerinden biridir, zira özerk olmayan destekle amaçlanan, sanat değil biattır.

● Hazine yardımı bir cari transfer niteliğindedir ve Türkiye’nin bütçe geleneğinde bu yardımların merkezi bütçeden dağıtımı konusunda objektif kriterler mevcut değildir.

● Milli Piyango İdaresi özelleştirme listesindedir ve her an özelleştirilmesi beklenmektedir.

● Başbakan’ın yapacağı belirtilen transferlerin anlamı ise şudur: Kurumun harcama miktarını ve yöntemini başbakan belirleyecektir.

● Tasarıyla devletin mevcut sanat kurumları lağvedilecek ve bu alanlarda artık sanatçı istihdam edilmeyecektir. Proje başı çalışmaya uygun olmayıp süreklilik gerektiren opera, bale, senfonik müzik ortamı zayıflayacak ve konservatuvarlara giden öğrencilerin azalması sonucunda giderek yok olacaktır. Devlet kuruluşlarının ayağına gittiği Anadolu şehirleri bu eserlerden mahrum kalacaktır.Görüştüğümüz senfoni, bale ve opera kuruluşları, yüzde 50 finansman oranını “tehlikeli” olarak nitelediler. Yöntem olarak ise bu tür kuruluşlara proje başına finansman değil, program finansmanının uygun olduğunu belirttiler. Söz konusu tasarının sağladığı ana destek türü azami yüzde 50 oranında proje başına finansman iken İngiliz Sanat Konseyi fonlarının her yıl yarıdan fazlasını “düzenli fonlanan kuruluşlar”a tahsis etmektedir.

● Tasarı ile hükümet anayasal suç işliyor çünkü TÜSAK’ın özerk olmayan yapısı kültür hakkının özgürlüğünü sağlamaktan uzaktır ve hükümet görevini yerine getirmemektedir. İki nedenle:

1- Anayasanın “Sanatın ve Sanatçının Korunması” başlıklı 64. maddesine rağmen sanatı özgür bırakmak kılıfı altında sanatı ve sanatçıyı koruma görevini bırakmayı öngörüyor.

2- Hakkın varlığından daha önemli bir husus hakkın özgürlüğüdür. Devletin kültürü finanse etmesinin amacı kültüre fon sağlamak değil, kültürü pazar ekonomisinden korumaktır. Bütün Avrupa Birliği ülkesi üye ülkelerin anayasalarında kültür hakkı hem bir haktır, aynı zamanda da bir pozitif haktır. Prof. Ülkü Azrak’ın ifadesiyle: “Yani hem gölge etmeyecek hem de destekleyecek. İki yanlı bir özgürlüktür bu.”

● Türkiye’nin uluslararası karşılaştırmalı konumu göstermektedir ki, Türkiye’de devletin sanat ve kültür alanındaki işlevi sona ermemiştir. Çünkü, hanehalkı ve genel bütçe kültür harcamaları kısa-orta vadede kültürün özelleştirilmesi için yeterli ve uygun değildir. Eurostat 2011 istatistiklerine göre, eğitim düzeyimiz ortalama 6 yıldır ve Türk hane halkı sinema, tiyatro ve konsere yılda sadece 6 Avro kadar harcıyor. Genel bütçe fiili harcamalarında da 2000-2010 dönemi boyunca diğer bakanlık ve kuruluşların payları artarken kültürün payı binde 2’de sabit tutulmuştur.

Sonuç
Yerel yönetim ve sponsorluk teşvikleri ciddi, tutarlı ve yerleşik hale gelmeden sanat ve kültür faaliyetlerini piyasaya terk etmek ortalama vatandaşın kültüre erişimini ciddi boyutta, hatta tümüyle kısıtlayarak kültür hakkını ihlal eder. Örneğin, İngiliz Kraliyet Operası’nın 2010-11 dönemi 109.5 milyon sterlinlik bütçesinin yüzde 40’ı sponsorluk ve hediyelik eşya geliridir. Diğer bir deyişle, İngiliz kültür ve sanatı, sanat tüketicisi ve hamisi olan bir orta sınıfın ve yüksek burjuvazinin güçlü desteğine dayanmaktadır. Türkiye’de böyle bir yapı mevcut değildir. Altyapısı ve dayanakları oluşturulmadan, başka bir ülkenin modelini uygulamaya kalkmak ve üstelik bunu nalıncı keseri misali yapmaya çalışmak, mevcut sanat kuruluşlarının teker teker yok olmasından başka bir sonuca götürmez.

Ucubenin Yıkımının İkinci Yıldönümü ve Kültürde Manzara-i Umumiye

10 Ocak 2013
Ucubenin Yıkımının İkinci Yıldönümü ve Kültürde Manzara-i Umumiye

Sanat mı ruhlar korosu mu?

Bugün başbakanın Kars’taki İnsanlık Anıtı’nı estetik bulmadığı ve “gereken yapılsın” talimatını verdiği günün ikinci yıldönümü. Yaklaşık 3,5 ay sonra da 26 Nisan 2011’de başbakanın ucube olarak nitelediği heykelin yıkımı fiilen başlamıştı. 8 Ocak 2011, bilinçli yaratılan gündemin hayhuyuna kapılan halkın ve aydınların gözden kaçırdığı bir kırılma noktasıdır. Ülkedeki 43 güzel sanatlar fakültesinin, öğrencilerinin, öğretim üyelerinin, mezunlarının ve sanatçıların oluşturduğu sanat kriterleri yerine, başbakanın sanat ölçütlerinin ikame edidiği tarihtir. 8 Ocak 2011’den itibaren Türkiye’de sanatın varlığından bahsetmek abesle iştigaldir ve sanat adına yapılan her eylem, ortaya konan her yapıt, ağızdan çıkan her replik, başbakanın bir sözüne kadar varlığı devam edebilecek, nereye gideceğini bilemeden gayesiz ortada dolaşan, titrek ve solgun ruhlardır artık. Bir fetvalık canları vardır sadece. “Yıkıla” emrinin ne zaman başlarına ineceğini bekleyen pusmuş, sinmiş, şaşkın ve korkak ruhlar korosundan ibarettir artık sanat ve sanatçı 8 Ocak 2011’den itibaren.

Ucube heykelle sarı öküz verilmiştir, sanatın mührü artık başbakana geçmiştir ve Türk sanat tarihi “ucube öncesi” ve “ucube sonrası” şeklinde anılacaktır.
Ucube sonrası dönem halen boşluktan ibarettir. Yasal düzeyde bakıldığında, anayasanın 63 ve 64. maddelerinin teminat altına aldığı kültürel haklar bu tarihten sonra iktidarın izin verdiği “sözde” kültür haklarına dönüşmüştür. Güzel sanatlar okulları ve kurumları bir hiç mertebesine indirgenmiştir, yok hükmündedirler artık. Fetvaya sanat içi ve dışı camiadan ne bir ses ne bir nefes çıkmadığına göre bu böyledir artık.

Sanat başbakanın belirlediği midir bundan böyle?
UNESCO tanımıyla kültür, geniş bir kavram olup, sanatı, kültürel sanayiyi, örenleri, yerel kültür ve dilleri, rekreasyon ve spor faaliyetlerini kapsar, sanat ise kültürün en temel anlamlarının ifadesidir Tanımı gereği sanatsal üretim, insan ifadesinin, meramının en gelişmiş, en yetkin, en üst düzey formudur.
• Sanat ve kültür özgür ruhtur, gelecek için seçenekler sunar.
• Sanat ve estetik huzursuzdur, çünkü yeni oluşumlar, yeni süreçler ve yeni anlamlar yaratır. Mükemmeliyet sınırlarımızı ve beklentilerimizi zorlar. Yani doğası gereği muhaliftir.

Özetle, sanat emredilen ya da çeşitli finansman metodlarıyla ve sansürle yönlendirilen değildir. Diğer bir deyişle, başbakanın ne alanıdır, ne haddidir. Türkiye başbakanı “yıkıla” emriyle haddini aşmıştır ve bu haksız emre ses çıkarmaktan korkan güzel sanatlar okulları varlık nedenlerini yitirmiştir, yetkililer ise görevlerini kötüye kullanmışlardır.

Kültür mü kültürsüzleştirme mi murat edilen?
Evrensel tanımıyla sanat ve kültür hükümetin ajandasıyla uyuşmuyor, çünkü hükümet dindar, kindar ve itaatkar nesil yetiştirmeye uygun bir kültürü amaçladığını belirtmektedir. Yani uygulanan ve planlanan kültür politikaları tam tersine evrensel tanımıyla kültürü zayıflatmayı ve insani geliştirme aracı olarak dini kullanmayı tercih ediyor. Doğal olarak da Türkiye bir kültür devleti değildir. Devletin UNESCO tanımıyla kültür politikası yoktur. Kültürel haklar yönetim zayıflığı ve bütçe zayıflığı ile malüldür.
AB-27, EFTA ve AB aday ülkelerle Türkiye’nin bir karşılaştırması, bu alandaki hal-i pür melalimizi ortaya koymaya yetiyor. Aşağıda, insani gelişme endeksi, hane halkı harcaması, kültürel istihdam, kültür öğrencisi sayısı ve kültürün bütçedeki durumu açısından bir karşılaştırma yapılmıştır.

İnsani Gelişme Endeksi (İGE )ve kültür
Hükümet yıllardır pembe tablolarla ekonomik büyümeyi (“gelişme” değil) gözümüzün içine sokarken, değinmeyi aklından bile geçirmediği İnsani Gelişme Endeksimize bir bakalım. Dünyanın 18. büyük ekonomisi olmakla öğünen Türkiye İnsani Gelişme Endeksinde 187 ülke arasında ancak 92. sırada yer bulabiliyor kendine.
Uzun ve sağlıklı yaşam, bilgiye erişim ve kabul edilebilir bir yaşam standardı gibi üç temel boyutta ortalama insani gelişme düzeyinin uzun vadeli izlenmesi sonucunda elde edilen özet bir ölçüm olan İnsani Gelişmişlik Endeksi Türkiye için 0.54 iken, tüm Avrupa ve hatta Orta Asya ülkeleri ortalaması 0.66’dır.
Türkiye’nin bu konumu, yüksek insani gelişme düzeyindeki ülkeler arasında sondan üçüncü sırada yer alan ortalama eğitim süresine ve üreme sağlığı, güçlendirme ve ekonomik faaliyet alanlarında kadının dezavantajlarına bağlanabilir. İnsani gelişme kriterinde yerlerde sürünen bir Türkiye’de kültürün yerinin ve öneminin ne olması beklenirdi?

Hane halkı harcamasında kültürün konumu
AB ve EFTA ülkeleri arasında ev halkının toplam yıllık harcamasından kültüre ayrılan payın en düşük olduğu ülke Türkiye’dir. AB-27 ülkelerinde kültürün payı ortalama %4 civarı iken Türk halkı harcamasının sadece %1.7’sini kültüre ayırabiliyor ve 31 ülke arasında sonuncu sırada yer alıyor. Ayrıca %2’nin altında orana sahip tek ülke konumunda.
Buna karşılık, Danimarka, Finlandiya, Çekoslovakya yıllık hane halkı gelirinin %5’inden fazlasını kültür amaçlı harcarken, Almanya, İngiltere, Hollanda, Avusturya, İrlanda, Macaristan, İsveç, Belçika Polonya ve Malta’da ev halkının yıllık harcamasının %4-5’i kültürel faaliyete gidiyor.
Türk hane halkı sinema, tiyatro ve konser harcaması açısından da en sonlarda yer alıyor. Türkiye, toplam ev halkı harcamasından sadece onbinde 6’lık bir payı sinema, tiyatro ve konsere ayırarak (Romanya ve Bulgaristan’dan sonra) sondan üçüncü sırada yer alıyor.
harcamalarc4b1n-toplam-hane2.jpg”>

Hane halkı toplam yıllık harcamasından kültüre en az payı Türkiye ayırıyor: sadece %1,7.

Türkiye, toplam hane halkı harcamasındaki sinema, tiyatro ve konser payı açısından sondan üçüncü sırada.

Kaldı ki, gerek hane halkı toplam harcama miktarı, gerekse hane halkı kültür harcaması miktarı sıralamasında da Türkiye yine en sonlarda yer alıyor. Türkiye, toplam hane halkı harcamasında 10.291 SGS ile sondan 5. sırada, toplam kültür harcamasında ise 180 SGS ile sondan üçüncü sıradadır. Diğer bir deyişle Türk halkının göreceli olarak zaten düşük olan harcama miktarından, yine göreceli olarak en düşük pay kültüre aittir.

Ancak, düşük gelir seviyesi, Türkiye’nin düşük kültür harcaması için bir mazeret sayılamaz. Zira, Türkiye ile aynı gelir grubundaki ülkelere baktığımızda, Türkiye gerek miktar gerek oran bazında kendi grubu içinde de kültüre en az önem veren ülke konumunda. Aşağıdaki tabloda koyu renkle gösterilen ve 9-12.000 SGS arasında yıllık harcama yapan dokuz ülke arasında 180 SGS kültür harcaması ile en son sırada Türkiye yer alıyor. Sinema, konser ve tiyatro harcaması açısından ise daha içler acısı durumda, sadece 6 SGS harcıyor ve yine sonuncu sırada.

Türkiye 180 SGS ile son sırada yer aldığı kültür harcamasından sinema tiyatro ve konsere ayrılan pay bazında ise sondan beşincidir. Türk hane halkı, kültür harcamasının sadece %3.3’ünü sinema tiyatro ve konser için kullanıyor. Bu konuda AB-27 ortalaması %7.1’dir.

Yukarıdaki analizde dikkate değer husus şudur: Türkiye’de toplam 180 SGS kültürel harcamanın 47 SGS gibi göreceli olarak yüksek bir kısmı TV seti ve video kaset çalar satın alınması için yapılan harcamadır. Bu rakam düşüldüğünde kültür harcaması miktarı 180 SGS’den 133 SGS’ye inmektedir ve Türkiye sondan üçüncü değil, Bulgaristan’dan sonra sondan ikinci olmaktadır. Kültür harcaması payı da %1.8’den %1.2’ye düşüyor ve Türkiye 31 ülke arasında sonunculuğu yine kimseye kaptırmıyor.

• Kültürel istihdam
Harcama dışındaki diğer kriterlere bakıldığında da konumumuz değişmiyor. 2009 yılında aşağıdaki tabloda belirtilen başlıca beş kültürel alanda AB-27’de 3.6 milyon kişi istihdam edilmiştir ve bu sayı toplam istihdamın %1.7’sine tekabül etmektedir. Sözkonusu istihdam sadece sahne sanatçılarını değil, kütüphaneci, yazar, gazeteci, mimar, ressam, müzisyen dahil geniş bir meslek grubunu kapsıyor. En yüksek kültürel istihdam payı Kuzey Avrupa ülkelerine, en düşük pay binde 4 ile Türkiye’ye ait. Portekiz ve Romanya Türkiye’ye en yakın ülkeler.

Aşağıdaki tablo kültürel istihdamda Türkiye’nin 32 ülke arasındaki durumunu daha ayrıntılı göstermektedir. Örneğin 81 milyon nüfusa sahip Almanya’daki kültürel istihdam 847 bin iken 75 milyon nüfuslu Türkiye’de bu sayının onda birinden de azdır (81 bin).

Güzel sanatlar ve sahne sanatları bağlamında ise Türkiye’nin istihdamı sadece 22 bindir

• Kültür öğrencisi sayısı
Kültürle ilişkili alanlarda eğitim gören üniversite öğrencisi bazında da, gerek sayı gerekse pay olarak Türkiye’nin konumu 34 ülke arasında sondan üçüncülüktür.

<img class="size-medium wp-image-61 aligncenter" alt="13kültür alanında egi gören üni ög. oranı" src="https://cumhuriyetkulturu.files.wordpress.com/2013/01/13kc3bcltc3bcr-alanc4b1nda-egi-gc3b6ren-c3bcni-c3b6g-oranc4b11.jpg?w=300&quot; width="300" height="180"

• Kültürün bütçedeki durumu
Uluslararası karşılaştırmalarda görüldüğü gibi nal toplayan Türk kültürü, yurt içinde de aynı kaderi paylaşıyor. Genel bütçeden fiili harcamaların 2000-2010 dönemi analizi göstermektedir ki, diğer bakanlık ve kuruluşların payları artarken kültürün payı binde 2 düzeyinde sabit kalmıştır. Hatta 2012 ödenek rakamları düşüşe işaret etmektedir. Yine görülmektedir ki, 2000 yılında örneğin içişleri bakanlığı ve diyanet işleri başkanlığı yaklaşık benzer oranlarda ödenek harcamışken, içişlerinin toplam bütçedeki payı 2012 yılında binde 5 ile yerinde saymış, diyanetin payı ise %1.13’e yükselmiştir.

Burada belirtilen paylara tekabül eden rakamlar aşağıda tablo ve grafik olarak verilmektedir. 2000-2012 döneminde diyanetin payının sağlık bütçesinin neredeyse üçte birini oluşturacak şekilde bir atılım içinde olduğu görülmektedir. 2000-12 döneminde içişleri’nin sağlık bütçesine oranı %20’den %18’e düşmüş, diyanetin payı ise %24’ten %27’ye yükselmiştir.
<img class="size-medium wp-image-64 aligncenter" alt="16secilmis bakanlıkların butcedeki pay 2000-12.000" src="https://cumhuriyetkulturu.files.wordpress.com/2013/01/16secilmis-bakanlc4b1klarc4b1n-butcedeki-pay-2000-12-0001.jpg?w=300&quot; width="353" height="145"
<img class="size-medium wp-image-65 aligncenter" alt="17secilmis bakanlıkların bucedeki payları 000tl" src="https://cumhuriyetkulturu.files.wordpress.com/2013/01/17secilmis-bakanlc4b1klarc4b1n-bucedeki-paylarc4b1-000tl1.jpg?w=300&quot; width="331" height="172"

Kültürün nasıl baskılandığı, diyanetin yükselişi ile karşılaştırıldığında çok daha belirgindir. Kültürün ve diyanetin bütçedeki payı 2000 yılında sırasıyla %0,29 ve %0,58 iken, 2012’de sırasıyla %0,22 ve %1,13 olmuştur. İnsani gelişimin iki unsurundan kültür yerinde sayarken, diyanet işleri harcaması miktar olarak da, pay olarak da önlenemez yükselişe geçmiştir. Laik devletin bağrında, kiliseye tekabül eden bir yapı hızla genişlemektedir.
Büyüme hızları irdelendiğinde, 2000-10 arası 10 yıllık dönemde, genel bütçe toplamı ve kültür harcaması yılda ortlama %20 artarken, diyanet işleri harcaması her yıl ortalama %28 artmıştır.

Sanatın ve sanatçıların yaylım ateşine tutulduğu bir dönemde, diyanet bütçesindeki orantısız şişmeyi eleştirenleri diyanet işleri başkanı memleketin en ücra köşelerine bile hizmet verdiklerini savunarak cevaplamaktadır. Adama sorarlar öyleyse: Tiyatronun, senfoninin ücralara gitmemesinin nedeni arz yetersizliği mi, yoksa talep yetersizliği midir? İmamları aileye, orduya, hastaneye sokan, meleleri ve irşad takımlarını idari kadroya atayan, mescitleri her kuruma sokan hükümet, niçin aynı gayretkeşliği sanat için göstermiyor? Örneğin belirli büyüklükteki binalara mescit / cami açma zorunluğu getirirken, niçin aynı zamanda %1 kuralını işletmiyor? (Bazı Avrupa ülkelerinde inşaat şirketleri yerel yönetimlere ait her binanın inşaat bütçesinin %1’ini sanat amaçlı kullanmakla yükümlüdür) İnsani gelişimin ve kalkınmanın diğer boyutuna karşı niçin düşmanca davranıyor?

Heykel yıkımı neye çare?

Başbakan her fırsatta iktidarının halkın somutlaşmış iradesi olduğunu söyler. Hükümetin tüm icraatının dayanağının milletin isteği olduğunu belirtir sık sık. Anlatmak istiyor ki, heykel kıyımları milletimizin arzusu ve talebidir. Kültürde millete hizmet etme süreci nasıl işliyor bir bakalım.
Eurostat verilerine göre kültür algısı, kişinin aldığı eğitimin süresi ve yaşı ile paraleldir. Yapılan bir çalışma göstermiştir ki, 20 ve üzeri yaşa kadar eğitim görenlerin %89’u kültürü önemli buluyorken, 15 yaş ve altında eğitim alanlarda bu oran %66’ya düşer. 16-19 arası yaşa kadar eğitimlilerin ise %75’i kültürü önemli addediyor.
Birleşmiş Milletler verileri Türkiye’de ortalama eğitim süresinin 2011’de 6.5 yıl olduğunu belirttiğine göre, Türk halkının kültürü önemseme oranını da biz hesaplayıp koyalım tabloya: % 26.

Elhak, milletin hizmetkarı olan hükümetin ne yapmasını beklersiniz bu durumda ? Bu oran ile ahenk ve tesanüt içinde, nice ucubeler yıkılır daha, nice yapıta tükürülür ve nice baletler yüzlerine dolanan etekten çukura yuvarlanır. Hükümet AKM’yi 5 yıldır kapalı tutuyormuş, devletin sanat kuruluşlarını özelleştiriyormuş, heykelleri yıktırıyor ve depolara kaldırıyormuş, kültür bakanı bandoyu susturuyormuş, çok mu? Şehircilik bakanı daha geçtiğimiz günlerde, hristiyanlığın kültür haline dönüştürüldüğünü belirtmiş ve öğreti olarak tanımladığı dine karşıt bir faaliyet şeklinde konumlandırdığı kültüre kin kusmuştur, çok mu? Hükümet arada bir milletten gelen sinyali yanlış algıladığı için gaza gelip 73 imam hatip okulu açıp, sonra kapatırmış, olamaz mı?

Öyleyse böyle bir rengahenk uyum varken, bu ucube yıkımı yazısı da neyin nesi?

Kazın ayağı……

Herşey bu kadar basit olsa, kültür olmadan da idare ederdik pekala. Kazın ayağı öyle değil ama. Türkiye’nin çağdaş medeniyetler dünyasında kabul görmesi ve AB üyeliği bir kültür meselesidir, bazılarınca iddia edildiği gibi din meselesi değil. Önce Maastricht Anlaşması 128. maddede, daha sonra Amsterdam Anlaşması 151. maddede Avrupa’nin nihai tahlilde bir kültür peojesi olduğu belirtilmiştir. AB birleştirici unsur olarak kültürün kullanımına giderek ağırlık vermekte ve kültürü din ile etnisitenin getirdiği / getirebileceği ayrılıklara karşı daha da fazla öne çıkarmayı planlamaktadır. AB kültür politikasının leitmotifi şudur: “Biz insanları birleştiririz.” Bu savda dinsel ve etnik çeşitliliğe rağmen birleştirici güce sahip enstrümanın sadece kültür olduğu vurgulanıyor. Türkiye ise iç ve dış politikalarında tam tersini yapıyor, ekonomik büyümeyi yeterli koşul görüyor, bunu dini kullanarak destekliyor, kültürü ise baskılıyor.

Oysa AB’ye katılım samimi bir niyetse, kültürlerarası diyalog becerisi olmazsa olmaz koşuldur. Bu ise paylaşılan değerler ve dayanışma gerektirir. Türk kültür politikasının Avrupa ve dünya ile ortak bir yüzeyi, bir boyutu bulunmalıdır.
Kaldı ki, AB üyeliği mülahazalarından bağımsız olarak kültür meselesi ülkeler için bir güvenlik unsuru niteliğini kazanmıştır artık. Oysa hükümetin icraatına bakıldığında, Türkiye’nin kültürün yeni ve genişletilmiş rolünden bihaber olduğu görülmektedir.

Türkiye kültürün yeni ve genişletilmiş rolünden habersiz

Kültürün toplumdaki gelişen fonksiyonları kısaca şöyle özetlenebilir:
Küreselleşmenin meslek, sınıf gibi bazı aidiyetleri bulanıklaştığığ çağımızda kültür son derece kritik bir önem kazanmıştır. Kültür kişiler ve ülkeler arasında güveni besleyen bir güvenlik unsuru vazifesi görmektedir. Gelecekte medeniyetler birliği mi yoksa medeniyetler çatışması mı yaşanacağını kültürlerarası iletişim becerisi belirleyecektir, kültürün din ve etnisiteye üstün yönü budur.
Özellikle Türkiye gibi şehirleşmenin hızını koruduğu bir ülkede, büyümeye devam eden şehirlerimizin birer insan ve bina yığını olmaktan kurtulup, gerçek vatandaşlar topluluğu haline gelebilmesi kültürel içerikle ve şehir sakinlerinin buna aktif katılımı ile mümkündür. Yine Türkiye gibi farklı dinsel yollara ve etnik kökenlere sahip bir ülkede kültür ortak bir payda olarak değerlendirilebilir. Kültürün yerine, şimdiki hükümetin yapmaya çalıştığı şekilde, örneğin dinin ikame edilmesi parçalanmaya hizmettir.

Diğer taraftan, süregelmekte olan kriz dönemlerinde, daralan kamu finansmanı olanakları yüzünden kültür, kamu hizmeti beklentileri ile pazar baskıları arasında sıkışıp kalmıştır. Diğer bir deyişle, kamusal değer ile kar beklentisi arasında ya da kaliteli kültürel eserlerle izleyici sayısı arasında kararsız durmaktadır. Buna karşılık, Lizbon Antlaşması gündeminde öngörülen bilgi odaklı bir topluma evrilmek, yaratıcılıktan ve bu nedenle de sadece kamu finansmanı ile geliştirilebilecek bir kültürel bağlamdan geçer. Yaratıcılığın yönetişimi ya da Yaratıcı Türkiye hedefi, kültüre ilişkin sorumlulukların kamu ile özel arasında paylaşımını gerektirse de esas rol kamuya düşer.

Öneriler

Kültürün toplumdaki rolü nedir ve kültürde kamunun sorumluluğu nedir konusunda Türkiye şeffaf değildir. Bunun cevabını kültür ürünlerinin diğer ürünlerle aynı muameleye tabi tutulup tutulmayacağı belirler. Kültürel üretim herhangi bir mal gibi değeri pazarda belirlecek meta mıdır, yoksa kamu otoritesince korunup kollanacak ulusal ve evrensel değerler seti midir? Bu konu dünya çapında çok tartışılmış ve şu sonuca varılmıştır:
Kültür kamu alanı ve sorumluluğudur. Zira kültür din dahil bir çok faktörden daha üst düzey bir sosyal dayanışma ve birliktelik unsurudur. Ücrete tabi ve sponsorluğu cazip faaliyetlerden olmadığı için büyük ölçüde kamu finansmanına bağlıdır.

Ancak, baştan şu noktanın anlaşılmasında yarar vardır, kültür finansmanının amacı kültüre fon sağlamak değil, kültürü pazar ekonomisinden korumaktır. Öyle ki, bir çok ülke kültürün otonom pozisyonunu koruyucu tedbirleri muhafaza etmekte, diğerleri de görece yakın zamanlarda bu tedbirleri almış bulunmaktadır. Zira piyasa kriteri kitlesel beğeninin ölçütüdür, ticari sanat içindir. Eğer estetik kriter tercih ediliyorsa piyasa güçlerinin kırbacından sanatı korumak gerekir. Kültür ve sanat fizibilite, kar-zarar, sürdürülebilirlik kaygılarından azadedir. Örneğin, Almanya Federal Sanayi İttifakı – 1996 tarihli Yeşil Kitap – tam da sanayinin çıkarı adına kültürün korumaya alınmasını önermektedir.
Avrupa ülkeleri halen dört temel kültür politikasından birine (liberal model, kamu idaresi, adem-i merkezi yönetim, özerk kurumlar) ağırlık vermiş durumdadır. Örneğin, Almanya, Danimarka ve Polonya en desantralize sistemlerdir, İtalya ve Fransa’da kültürün yönetimine devlet önderlik etmektedir; İngiliz kültür modelinde ise politik kontroldan belirli ölçüde muaf 60 civarında özerk kurum kültürel faaliyetleri yönetmektedir.

Bununla birlikte, Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğunda temel kültür finansman yöntemi iki gruptur: devlet gelirleri ve kısmen de sponsorluk gelirleri. Sanat ürünlerinin piyasada sağladığı ticari gelirler ihmal edilebilir düzeydedir, sponsorluğa ne ölçüde güvenilebileceği ise ciddi şekilde sorgulanmış ve bu tür fonların kültürel ve sanatsal faaliyetlerin içeriğine etkisi ile kışkırtıcı ve eleştirel niteliklerine müdahalesi değerlendirildiğinde, en az tercih edilen finansman modeli olduğu sonucuna varılmıştır. Sponsorluk, anlaşılacağı üzere ve her alanda gözlendiği üzere, geniş izleyici kitlesine yönelik geleneksel formları tercih etme eğilimindedir, fakat deneysel, yenilikçi, zorlayıcı ve tartışmalı sanattan kaçınır. Devlet çekildiği takdirde ise kültürün genel bütçedeki halen binde 2’de sürünen payının, UNESCO’nun bütün ülkelere önerdiği yüzde 1 oranıyla hiç ilişkisi kalmayacaktır. Düşük kültür bütçesiyle, öne çıkarılmış dini referanslarıyla Türkiye Avrupa kültür projesine herhangi bir katkı veremeyeceği gibi, dışlanacaktır da.

Özetlersek, hükümet insani gelişimin kültürel boyutunu görmezden gelmeyi bir an önce bırakmalı ve kültürün kamusal alandaki sağlam ve haklı rolünün altını oymaktan vazgeçmelidir.

Yaklaşık ikiyüz yıldır Avrupa kültürünün büyük bir kısmının sıkı bir kurumsal matriks içinde gelişmiş olduğu belirtilmektedir. Öyle ki bazı kültürel kuruluşlar artık bir tür kurumsal yorgunluktan ve hatta kıskaçtan mustariptir. Oysa Türkiye’de kültürün sorunu altyapı yokluğu ve kurumsal yetersizliktir. Diğer bir deyişle, başbakanın “özelleştirile” emriyle bir kaç yerde birden aculca başlatılan taslak düzenlemelerin kapsadığı seçeneklerden proje başına finansman modeli tek başına Türkiye için yeterli değildir. Bu olsa olsa kurumsal fonlamaya ek nitelikte bir finansman kaynağı olabilir. Gözünü açıp biraz dünya uygulamalarıyla ilgilenen herkes şu gerçeğin farkına varır: Cari harcamalarla program ve proje harcamaları arasındaki oran sıkı sıkıya ülkenin gelir düzeyiyle bağlantılıdır. Kişi başı gelir düzeyi ne kadar düşükse cari harcamalar (maaş ve işletme sermayesi) o kadar ağırlıktadır. Ancak kişi başı gelir düzeyi yükseldikçe oran program ve proje finansmanı lehine değişebilir ve bu durum henüz Türkiye için geçerli değildir. Türkiye’nin mevcut ve kısa-orta vadede beklenen kişi başı gelir ve kültürel harcama düzeyi, iktidarın amaçladığı kültürün özelleştirilmesi ve / veya proje finansmanı modeline uygun değildir.

Yetkililer pireye kızıp yorgan yakmak yerine, halkın gelir ve harcama düzeyine uygun bir seçenek geliştirmeyi amaçlamalıdır. Bunun aksi kültür hakkının gaspıdır.
Altyapı ve kurumsal yetersizlik sorununu çözüm amacıyla hükümet mali ve yasal düzenlemeler ya da kamu-özel sektör işbirliğine yönelik programlar vasıtasıyla bireylerin ve özel kesimin kültürel sorumluluklara daha fazla katılımını sağlayabilir. Kamu dışı katılım teşvik edilmelidir, ancak bu işlem kamu payı azaltılmadan gerçekleştirilmelidir. Aksi seçenek ortalama vatandaşın kültüre erişimini ciddi boyutta kısıtlayarak kültür hakkını ihlal eder.
Türkiye’de halen dini faaliyetlere sayısız teşvik sağlanmıştır ve her gün yenisi eklenmektedir. Bunlar niçin kültürden esirgenmektedir? Keza, aşağıda belirtildiği gibi, Avrupa ülkelerinde kültür faaliyetlerine sağlanan çok çeşitli teşvikler mevcuttur. Niçin bunların Türkiye’de uygulanabilirliği değerlendirilmez. İktidar kültüre politik ajandasının merkezinde yer vermediği ve ortak hafızayı ve kültürler arası beceriyi geliştirmeye öncelik vermediği takdirde, ülkemiz bir ortak değerler ve çıkarlar toplumuna evrilemez. Sözü edilen bu becerilerdir ki kültürel çeşitliliği tartışmamızı ve kültürel, ekonomik ve politik hegomonyalara direnmemizi sağlayacaktır. Buna karşılık, kültürle birlikte değil ama kültüre alternatif olarak geliştirildiği takdirde, dini vurgu ise Türkiye’nin parçalanmasına katkıda bulunacak bir seçenektir.

Avrupa’da Kültür Teşvikleri ve Özel-Kamu Kesimi İşbirliği
Almanya ve Macaristan’da %1 kuralı geçerlidir. İnşaat şirketleri yerel yönetimlere ait her binanın inşaat bütçesinin %1’ini sanat amaçlı kullanmakla yükümlüdür. Bu %1 oranındaki fonlar Almanya’da “Sanat ve Kamu Fonu”na aktarılmaktadır. Macaristan hükümeti de bir “Kredi Fonu” oluşturmuştur ve Kültür Bakanlığının %50 katkısıyla bir özel bankayla ortak olarak düşük faizli kaynak sunmaktadır sanatsal faaliyetlere.
Italya’da kişiler herhangi bir sanat kurumunu veya üniversiteyi seçerek, ödemeleri gereken vergi miktarının binde beşini buralara yönlendirmekte özgürdür.
Merkezi ve Doğu Avrupa ülkeleri (Macaristan, Polonya, Slovakya, Romanya, Litvanya) gelir vergisi matrahının %1-2’si oranında sanat kuruluşlarına bağışta bulunmaya olanak tanımıştır.
Kaynak: The relationship between public and private financing of culture in the EU- A. Klamer, A. Mignosa, L. Petrova.

Son söz 1
Kültürün kamu politikalarının bir unsurunu oluşturması, Avrupa’nın bir başarısı ve dünyanın diğer ülkelerine armağanıdır. Oysa görünen odur ki, sanat camiası önderlik etmediği takdirde Türkiye’de kültür, siyasi ve ekonomik gündemler arasında boğulup gitmeye mahkumdur. Kültürün ve sanatın önemini seslendirmek ve savunmak, her dönemden daha fazla cesaret isteyen ve aynı zamanda da zorunluluk arzeden konuma gelmiştir. Kültür hakkımızın giderek artan şekilde gasp edildiği bir dönemde hükümete sanatın topluma ve bilimlere öncülük eden rolünün acilen hatırlatılması gerekmektedir.

Son söz 2
Nobel ödüllü ekonomist Amartya Sen’in yakın tarihli bir çalışması, insan gelişiminin ve özgürlüğünün 21. yüzyılda kültürün katkısı olmadan eksik kalacağını belirtmektedir. Diğer bir deyişle kültür, insani gelişimin ve özgürlüğün asli unsurlarından biridir. Diğer taraftan ise, Türkiye’de Atatürk devrimlerini karalamak için popülerleştirilen toplum mühendisliği safsatası ile akıllar karıştırılırken devletin yeri ve rolü minimize edilmek için çalışılmakta ve bu kapsamda da kültürel hayat tırpanlanmaktadır.

Ancak bu yazının konusu devletin niteliğini ve fonksiyonlarını tartışmak değil, kültürsüzleştirmeye itirazdır. Devlet dini her şekilde empoze ederken, kültüre erişim olanağını ise azaltıyor, hatta yok ediyor. Din ve kültür faaliyetleri arasında denge tutturmak yerine, tüm gücüyle ve otoritesiyle dini desteklerken, kültürü piyasanın insafına ve kurallarına terkediyor.
Bu nihai amacın gerçekleşmesine kadarki geçici aşamada icra edilen sanat etkinlikleri ise, hükümetin izin verdiği ölçüde ve çerçevedeki etkinliklerden ibarettir ve çoğunlukla da gizliden ya da açık hükümet müdahalelerinden ibarettir.

Mevcut hükümetin kültür ve sanatla ilişkisi irdelenirken, bir döngünün tamamlanmaya çalışıldığı görülmektedir:
• Devlet dini kullanmaktadır.
• Kültür ve sanatı kontrolüne almakta ve nihai olarak özelleştirmektedir.<
• Bu iki halkanın kıskacında, sorgulayan, eleştirel ve yaratıcı insan giderek itaatkar insana dönüştürülecektir.
• Önce başkanlık daha sonra halifelik sistemiyle bu halka kapatılmış olacak ve özgür insan yerini tümüyle kula bırakacaktır.

Oysa mevcut iktidarın kültür ve sanat düşmanlığı ve / veya korkusundan bağımsız temel gerçek şudur: Türkiye’nin mevcut gelişmişlik düzeyinde, kültürün kamu sorumluluğu dışına itilmesi kültür hakkının gaspından başka anlam taşımaz. Hükümet tüm icraatında bu hususu dikkate almalıdır, aksi halde itiraz ve itaatsizlik hakkımızın doğacağı tabiidir.

Ucubenin Yıkımının İkinci Yıldönümünde Kültürümüz

Ucubenin Yıkımının İkinci Yıldönümünde Kültürümüz

08 Ocak 2013 Salı

Türkiye’nin mevcut gelişmişlik düzeyinde, kültürün kamu sorumluluğu dışına itilmesi kültür hakkının gaspından başka anlam taşımaz. Hükümet tüm icraatında bu hususu dikkate almalıdır, aksi halde kültürsüzleştirmeye itiraz ve itaatsizlik hakkımızın doğacağı tabiidir.

Bugün Başbakan’ın Kars’taki İnsanlık Anıtı’nı estetik bulmadığı ve “gereken yapılsın” talimatını verdiği günün ikinci yıldönümü. 8 Ocak 2011, ülkedeki 43 güzel sanatlar fakültesinin ve sanatçıların oluşturduğu sanat kriterleri yerine, Başbakan’ın sanat ölçütlerinin ikame edildiği tarihtir. Ucube heykelle sarı öküz verilmiştir, sanatın mührü artık Başbakan’a geçmiştir. 8 Ocak 2011’den itibaren Türkiye’de sanatın varlığından bahsetmek abestir ve sanat adına yapılan her eylem, ortaya konan her yapıt, ağızdan çıkan her replik, Başbakan’ın bir sözüne kadar varlığı devam edebilecek, nereye gideceğini bilemeden gayesiz ortada dolaşan, titrek ve solgun ruhlardır artık. Bir fetvalık canları vardır sadece. “Yıkıla” emrinin ne zaman başlarına ineceğini bekleyen pusmuş, sinmiş, şaşkın ve korkak ruhlar korosundan ibarettir artık sanat ve sanatçı 8 Ocak 2011’den itibaren.

Oysa sanat ve kültür emredilen ya da yönlendirilen değildir, huzursuzdur ve muhaliftir. Sanatsal üretim, insan ifadesinin, meramının en gelişmiş, en yetkin, en üst düzey formudur. Diğer bir deyişle, Başbakan’ın ne alanıdır, ne haddidir. Türkiye Başbakanı “yıkıla” emriyle haddini aşmıştır ve bu haksız emre ses çıkarmayan güzel sanatlar okulları varlık nedenlerini yitirmiştir, yetkililer ise görevlerini kötüye kullanmıştır.

Evrensel tanımıyla sanat ve kültür hükümetin ajandasıyla uyuşmuyor, çünkü hükümet dindar, kindar ve itaatkâr nesil yetiştirmeyi amaçladığını belirtmektedir ve insani geliştirme aracı olarak dini kullanmayı tercih etmektedir. Doğal olarak da Türkiye bir kültür devleti değildir. AB-27, EFTA ve AB aday ülkelerle Türkiye’nin bir karşılaştırması, bu alandaki hali pürmelalimizi ortaya koymaya yetiyor.

Hane halkı harcamasında kültürün konumu: AB-27 ülkelerinde ev halkının toplam yıllık harcamasında kültürün payı ortalama yüzde 4 civarı ve sinema, tiyatro ve konser payı binde 27 iken; Türk halkı harcamasının sadece yüzde 1.7’sini kültüre ve on binde 6’sını sinema, tiyatro ve konsere ayırabiliyor, 31 ülke arasında sonuncu sırada yer alıyor.

Hane halkı kültür harcaması miktarı sıralamasında da Türkiye 180 SGS (satınalma gücü standardı) ile hem 31 ülke arasında hem de hane halkının 9-12.000 SGS arasında harcama yaptığı kendi gelir grubundaki dokuz ülke arasında en son sırada yer alıyor. Sinema, konser ve tiyatro harcaması açısından ise daha içler acısı durumda, sadece 6 SGS harcıyor ve yine sonuncu sırada.

Kültürel istihdam: Harcama dışındaki diğer kriterlere bakıldığında da konumumuz değişmiyor. 2009 yılında kültürel istihdam toplam istihdamın AB-27’de ortalama yüzde 1.7’sine tekabül ederken, en düşük pay 32 ülke arasında binde 4 ile Türkiye’ye ait. Örneğin 81 milyon nüfusa sahip Almanya’daki kültürel istihdam 847 bin iken 75 milyon nüfuslu Türkiye’de bu sayı 81 bin, sadece güzel sanatlar ve sahne sanatlarını bağlamında ise sadece 22 bindir.
Kültür öğrencisi sayısı: AB-27’de kültür alanında eğitim gören üniversite öğrencilerinin toplam üniversite öğrencilerine oranı yüzde 3.8 iken, Türkiye yüzde 1.4 ile 34 ülke arasında sondan üçüncüdür.

Kültürün bütçedeki durumu: Uluslararası karşılaştırmalarda görüldüğü gibi nal toplayan Türk kültürü, yurtiçinde de aynı kaderi paylaşıyor. 2000-2010 döneminde, genel bütçede diğer bakanlık ve kuruluşların payları artarken kültürün payı binde 2 düzeyinde sabit kalmıştır. Hatta 2012 ödenek rakamları düşüşe işaret etmektedir. Örneğin 2000 yılında, İçişleri Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı yaklaşık benzer miktarlarda ödenek harcamışken, İçişleri’nin toplam bütçedeki payı 2012 yılında binde 5 ile yerinde saymış, Diyanet’in payı ise yüzde 1.13’e yükselmiştir. Bazı kuruluşlar için 2000 ve 2010 fiili harcamaları ile 2012 ödenekleri sırasıyla şöyledir: Kültür: Yüzde 0.29 – yüzde 0.29 – yüzde 0. 22. Diyanet: Yüzde 0.58 – yüzde 1.11 – yüzde 1.13. Sanayi: Yüzde 0.14 – yüzde 0.19 – yüzde 0.65. İçişleri: Yüzde 0.48 – yüzde 1.13 – yüzde 0.75. Çevre: Yüzde 0.05 – yüzde 0.50 – yüzde 0.27.

Keza, Kültür’ün ve Diyanet’in bütçedeki payı 2000 yılında sırasıyla yüzde 0.29 ve yüzde 0.58 iken, 2012’de sırasıyla yüzde 0.22 ve yüzde 1.13 olmuştur. Görüldüğü gibi, Diyanet İşleri harcaması miktar olarak da pay olarak da önlenemez yükselişe geçmişken, insani gelişimin iki unsurundan kültür ise yerinde sayıyor.

Ve doğurduğu risk

Türkiye’nin çağdaş medeniyetler dünyasında kabul görmesi ve AB üyeliği bir kültür meselesidir, bazılarınca iddia edildiği gibi din meselesi değil. Önce Maastricht Anlaşması 128. maddede, daha sonra Amsterdam Anlaşması 151. maddede Avrupa’nın nihai tahlilde bir kültür projesi olduğu belirtilmiştir.
Türkiye ise iç ve dış politikalarında tam tersini yapıyor, ekonomik büyümeyi yeterli koşul görüyor, bunu dini kullanarak destekliyor, kültürü ise baskılıyor. Oysa ortak değerler ve kültürler arası diyalog becerisi yoksunu bir Türkiye, Avrupa kültür projesine herhangi bir katkı veremeyeceği gibi, kültürel, ekonomik ve politik hegomonyalara da direnemeyecektir.

Öneriler

** Kültürün toplumdaki rolü nedir ve kültürde kamunun sorumluluğu nedir konusunda Türkiye şeffaf değildir. Bunun cevabını, kültür ürünlerinin diğer ürünlerle aynı muameleye tabi tutulup tutulmayacağı belirler. Kültürel üretim herhangi bir mal gibi değeri pazarda belirlenecek meta mıdır, yoksa kamu otoritesince korunup kollanacak ulusal ve evrensel değerler seti midir? Bu konu dünya çapında çok tartışılmış ve şu sonuca varılmıştır:

Kültür kamu alanı ve sorumluluğudur. Zira kültür, din dahil birçok faktörden daha üst düzey bir sosyal dayanışma ve birliktelik unsurudur. Ücrete tabi ve sponsorluğu cazip faaliyetlerden olmadığı için büyük ölçüde kamu finansmanına bağlıdır.

Ancak, şu noktanın anlaşılmasında yarar vardır; kültür finansmanının amacı kültüre fon sağlamak değil, kültürü pazar ekonomisinden korumaktır. Öyle ki birçok ülke kültürün otonom pozisyonunu koruyucu tedbirleri muhafaza etmekte, diğerleri de görece yakın zamanlarda bu tedbirleri almış bulunmaktadır. Zira piyasa kriteri kitlesel beğeninin ölçütüdür, ticari sanat içindir. Eğer estetik kriter tercih ediliyorsa piyasa güçlerinin kırbacından sanatı korumak gerekir. Kültür ve sanat fizibilite, kâr-zarar, sürdürülebilirlik kaygılarından azadedir. Sanat ürünlerinin piyasada sağladığı ticari gelirler ihmal edilebilir düzeydedir, sponsorluk ise en az tercih edilen finansman modelidir. Dolayısıyla hükümet insani gelişimin kültürel boyutunu görmezden gelmeyi bir an önce bırakmalı ve kültürün kamusal alandaki sağlam ve haklı rolünün altını oymaktan vazgeçmelidir.

** Yaklaşık iki yüzyıldır Avrupa kültürünün büyük bir kısmı sıkı bir kurumsal matriks içinde gelişmiştir. Öyle ki bazı kültürel kuruluşlar artık bir tür kurumsal yorgunluktan ve hatta kıskaçtan mustariptir. Oysa Türkiye’de kültürün sorunu altyapı yokluğu ve kurumsal yetersizliktir. Diğer bir deyişle, Başbakan’ın “özelleştirile” emriyle aculca başlatılan taslak düzenlemelerin kapsadığı seçeneklerden proje başına finansman modeli tek başına Türkiye için yeterli değildir. Bu olsa olsa kurumsal fonlamaya ek nitelikte bir finansman kaynağı olabilir. Çünkü cari harcamalarla program ve proje harcamaları arasındaki oran sıkı sıkıya ülkenin gelir düzeyiyle bağlantılıdır. Kişi başı gelir düzeyi ne kadar düşükse cari harcamalar (maaş ve işletme sermayesi) o kadar ağırlıktadır. Ancak kişi başı gelir düzeyi yükseldikçe oran program ve proje finansmanı lehine değişebilir ve bu durum henüz Türkiye için geçerli değildir. Türkiye’nin mevcut ve kısa-orta vadede beklenen kişi başı gelir ve kültürel harcama düzeyi, iktidarın amaçladığı kültürün özelleştirilmesi ve/veya proje finansmanı modeline uygun değildir. Yetkililer pireye kızıp yorgan yakmak yerine, halkın gelir ve harcama düzeyine uygun bir seçenek geliştirmeyi amaçlamalıdır. Bunun aksi kültür hakkının gaspıdır.

Son söz 1

Kültürün ve sanatın önemini seslendirmek ve savunmak, her dönemden daha fazla cesaret isteyen ve aynı zamanda da zorunluluk arz eden konuma gelmiştir. Kültür hakkımızın giderek artan şekilde ihlal edildiği bir dönemde, hükümete sanatın topluma ve bilimlere öncülük eden rolünün acilen hatırlatılması gerekmektedir.

Son söz 2

Devlet dini her şekilde empoze ederken, kültürü piyasanın insafına ve kurallarına terk etmek suretiyle kültüre erişim olanağını azaltıyor, hatta yok ediyor. Türkiye’nin mevcut gelişmişlik düzeyinde, kültürün kamu sorumluluğu dışına itilmesi kültür hakkının gaspından başka anlam taşımaz. Hükümet tüm icraatında bu hususu dikkate almalıdır, aksi halde kültürsüzleştirmeye itiraz ve itaatsizlik hakkımızın doğacağı tabiidir.