Gazi Mustafa Kemal’in soyadını bilmeyenler

İçişleri Bakanlığı açıklaması hk.

Alıcı: mustesarlik@icisleri.gov.tr                                        21 Mayıs 2017

Sayın Muhterem İnce,

İçişleri Bakanlığı Beşiktaş Belediye Başkanlığı’na  19 Mayıs ile ilgili “toplumu tahrik edici ve kamu düzenini bozan gazete ilanı ve diğer eylemleri nedeniyle”  soruşturma açmış.

Bakanlık açıklaması şu cümleyle başlıyor: “19 Mayıs törenleri, ülkemizde, istiklal mücadelesinin kahramanı Gazi Mustafa Kemal, silah arkadaşları ve kahraman milletimize yakışır vaziyette …… huzur içinde kutlanmıştır.”

Bizleri irkilten ve derinden yaralayan bu ifadeye ilişkin aşağıdaki hususta  bir açıklama lütfedebilir misiniz:

1) Cumhuriyetimizin kurucusu, birinci Cumhurbaşkanı’mızın soyadını  İçişleri Bakanlığı’nın 26,636 personeli arasında bilen yok mu?

2) Eğer varsa resmi bir yazıda bu laubaliliğe veya kasıta kim izin veriyor?

Beşiktaş Belediyesi’nin uygulaması  toplumu  tahrik edici ise Bakanlığınkinin infial yaratıcı olduğundan emin olabilirsiniz.

Kuvvetle umuyorum ki  konuyla ilgilenme fırsatı yaratabilirsiniz.

Saygılarımla,

Advertisements

İbrahim Yazıcı için

24 Şubat 2017 İDSO konser programı degisikligi hk.
Alıcı: info@idso.gov.tr, guzelsanatlar@kulturturizm.gov.tr
Fax: 0312 384 1896
Fax: 0312 384 2207
20 Şubat 2017

İDSO Müdürlüğüne,

24 Şubat 2017 tarihli İDSO programı solist ve şefi İbrahim Yazıcı’nın 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile İzmir Devlet Opera ve Balesi orkestra şefliği görevinden ihraç edilmesinin ve bu bağlamda söz konusu programdan çıkarılmasının yanlış ve haksız olduğu açık bir olgudur. Zira gerek TÜSAK kanun tasarısı taslağı tartışmalarına, gerekse olağanüstü hal kapsamındaki önceki KHK’lara ilişkin olarak sayısız kişi benzeri kasıtlı ve yanlış uygulamalara maruz kalmıştır ve bu uygulamaların bir kısmı düzeltilmiş, bir kısmı da halen düzeltilme yolundadır.

Suçu açıkça belirtilmeksizin ve kanıtlanmaksızın adı geçen sanatçımızın görevden alınmasını ve önceden belirlenmiş programdan çıkarılmasını şiddetle kınıyorum.

Ayrıca, bu nitelikte bir etkinliğe katılmayı, bir haksızlığa ve ayıba iştirak saydığım için reddediyorum ve kendimin ve eşimin Fulya Sanat Merkezi abonman kartı kapsamında söz konusu konser ücretlerinin iadesini talep ediyorum.

“Rüzgarlara ve dalgalara karşı”

01 Mayıs 2013
“Rüzgarlara ve dalgalara karşı”

Veyl  ona barış bozucusu diyenlere!

Bizlere armağan ettiği dünyanın en güzel sesleri  mi toplumsal barışı bozmuş?

Din örtüsü altında kötülük yapanları eleştirisi  mi barışı yok etmiş?

Evet,  insanları harekete geçiriyor, ama sokağa dökmüyor, gökyüzünde uçuruyor, okyanuslarda gezdiriyor.  Onun konserlerinde  herkes huzur buluyor, yaşadıkları güzelliklerden gönül telleri titremiş, gözleri kamaşmış halde  tüm evreni kucaklayan bir sevgiyle doluyor.  Veyl  onun seslerini duymayan, ondan  feyz almayan  nasipsizlerin TCK 126/3 yorumlarına!

Yaşadığı çağa sözü, kaygısı var.  Ve onu sıradan fanilerin üzerine çıkaran haslet: Zamanın ruhu değil, evrenin ritmi onun davası.  İşte bunun için zamanenin fevkinde.  Değil anlaşılması, “meşgul olunması” bile kapasite gerektirir.   Onun  insana ve evrene ait  ne varsa  kutsayan, varoluşumuzu anlaşılır ve hoş görülür kılan barış dilinden nasibini almamış  sığlara veyl!

Veysel’in bize tanıttığı toprağı o dost çevremize soktu,  ölüm kusan Mezopotamya’yı  onun sayesinde bağışladık, Hezarfen’in hızlanan kalp seslerini onunla duyduk, 33 aydının meramını onunla kavradık, Yo-Yo Ma’nın gezdirdiği İpek Yolunu onunla daha bir sevdik .  Barışı, sevgiyi çığıran, insanlığı yücelten mucize tınıları sadece  Kürdü, Türkü, Ermeniyi, Rumu değil, 41  milleti aynı duyguda birleştirdi.  Sevgi ve barış tohumları ekti dünyanın  gittiği her köşesine.  Bir Hulusi Pur, bir Emre Bukağılı, bir Orkun Şimşek toz olup gittiklerinde, onun yaydığı tınılar ve güzellikler, hayranlıkla izlediği evrenin bilinmeyen uzaklıklarında ilerlemeye devam ediyor olacaklar.

İnsanlığımızı ve insanımızı sevme ve umut etme çabamızda desteğini hep hissettik, teşekkürler sana.  Barışçıl gözlerimize katkın için teşekkürler.  Barışın sebatkar ustası, güzelliğin kararlı yaratıcısı, TCK 126/3 minnettardır sana.

Türk ve Avrupa Kültür Sektörlerinin Kısa Karşılaştırması

Ucubenin Yıkımının İkinci Yıldönümü ve Kültürde Manzara-i Umumiye
8 Ocak 2013

Sanat mı ruhlar korosu mu?
Bugün başbakanın Kars’taki İnsanlık Anıtı’nı estetik bulmadığı ve “gereken yapılsın” talimatını verdiği günün ikinci yıldönümü. Yaklaşık 3,5 ay sonra da 26 Nisan 2011’de başbakanın ucube olarak nitelediği heykelin yıkımı fiilen başlamıştı. 8 Ocak 2011, bilinçli yaratılan gündemin hayhuyuna kapılan halkın ve aydınların gözden kaçırdığı bir kırılma noktasıdır. Ülkedeki 43 güzel sanatlar fakültesinin, öğrencilerinin, öğretim üyelerinin, mezunlarının ve sanatçıların oluşturduğu sanat kriterleri yerine, başbakanın sanat ölçütlerinin ikame edidiği tarihtir. 8 Ocak 2011’den itibaren Türkiye’de sanatın varlığından bahsetmek abesle iştigaldir ve sanat adına yapılan her eylem, ortaya konan her yapıt, ağızdan çıkan her replik, başbakanın bir sözüne kadar varlığı devam edebilecek, nereye gideceğini bilemeden gayesiz ortada dolaşan, titrek ve solgun ruhlardır artık. Bir fetvalık canları vardır sadece. “Yıkıla” emrinin ne zaman başlarına ineceğini bekleyen pusmuş, sinmiş, şaşkın ve korkak ruhlar korosundan ibarettir artık sanat ve sanatçı 8 Ocak 2011’den itibaren.
Ucube heykelle sarı öküz verilmiştir, sanatın mührü artık başbakana geçmiştir ve Türk sanat tarihi “ucube öncesi” ve “ucube sonrası” şeklinde anılacaktır.
Ucube sonrası dönem halen boşluktan ibarettir. Yasal düzeyde bakıldığında, anayasının 63 ve 64. maddelerinin teminat altına aldığı kültürel haklar bu tarihten sonra iktidarın izin verdiği “sözde” kültür haklarına dönüşmüştür. Güzel sanatlar okulları ve kurumları bir hiç mertebesine indirgenmiştir, yok hükmündedirler artık. Fetvaya sanat içi ve dışı camiadan ne bir ses ne bir nefes çıkmadığına göre bu böyledir artık.

Sanat başbakanın belirlediği midir bundan böyle?
UNESCO tanımıyla kültür, geniş bir kavram olup, sanatı, kültürel sanayiyi, örenleri, yerel kültür ve dilleri, rekreasyon ve spor faaliyetlerini kapsar, sanat ise kültürün en temel anlamlarının ifadesidir Tanımı gereği sanatsal üretim, insan ifadesinin, meramının en gelişmiş, en yetkin, en üst düzey formudur.
• Sanat ve kültür özgür ruhtur, gelecek için seçenekler sunar.
• Sanat ve estetik huzursuzdur, çünkü yeni oluşumlar, yeni süreçler ve yeni anlamlar yaratır. Mükemmeliyet sınırlarımızı ve beklentilerimizi zorlar. Yani doğası gereği muhaliftir.
Özetle, sanat emredilen ya da çeşitli finansman metodlarıyla ve sansürle yönlendirilen değildir. Diğer bir deyişle, başbakanın ne alanıdır, ne haddidir. Türkiye başbakanı “yıkıla” emriyle haddini aşmıştır ve bu haksız emre ses çıkarmaktan korkan güzel sanatlar okulları varlık nedenlerini yitirmiştir, yetkililer ise görevlerini kötüye kullanmışlardır.

Kültür mü kültürsüzleştirme mi murat edilen?
Evrensel tanımıyla sanat ve kültür hükümetin ajandasıyla uyuşmuyor, çünkü hükümet dindar, kindar ve itaatkar nesil yetiştirmeye uygun bir kültürü amaçladığını belirtmektedir. Yani uygulanan ve planlanan kültür politikaları tam tersine evrensel tanımıyla kültürü zayıflatmayı ve insani geliştirme aracı olarak dini kullanmayı tercih ediyor. Doğal olarak da Türkiye bir kültür devleti değildir. Devletin UNESCO tanımıyla kültür politikası yoktur. Kültürel haklar yönetim zayıflığı ve bütçe zayıflığı ile malüldür.
AB-27, EFTA ve AB aday ülkelerle Türkiye’nin bir karşılaştırması, bu alandaki hal-i pür melalimizi ortaya koymaya yetiyor. Aşağıda, insani gelişme endeksi, hane halkı harcaması, kültürel istihdam, kültür öğrencisi sayısı ve kültürün bütçedeki durumu açısından bir karşılaştırma yapılmıştır.

İnsani Gelişme Endeksi (İGE )ve kültür
Hükümet yıllardır pembe tablolarla ekonomik büyümeyi (“gelişme” değil) gözümüzün içine sokarken, değinmeyi aklından bile geçirmediği İnsani Gelişme Endeksimize bir bakalım. Dünyanın 18. büyük ekonomisi olmakla öğünen Türkiye İnsani Gelişme Endeksinde 187 ülke arasında ancak 92. sırada yer bulabiliyor kendine.
Uzun ve sağlıklı yaşam, bilgiye erişim ve kabul edilebilir bir yaşam standardı gibi üç temel boyutta ortalama insani gelişme düzeyinin uzun vadeli izlenmesi sonucunda elde edilen özet bir ölçüm olan İnsani Gelişmişlik Endeksi Türkiye için 0.54 iken, tüm Avrupa ve hatta Orta Asya ülkeleri ortalaması 0.66’dır.
Türkiye’nin bu konumu, yüksek insani gelişme düzeyindeki ülkeler arasında sondan üçüncü sırada yer alan ortalama eğitim süresine ve üreme sağlığı, güçlendirme ve ekonomik faaliyet alanlarında kadının dezavantajlarına bağlanabilir. İnsani gelişme kriterinde yerlerde sürünen bir Türkiye’de kültürün yerinin ve öneminin ne olması beklenirdi?

Hane halkı harcamasında kültürün konumu
AB ve EFTA ülkeleri arasında ev halkının toplam yıllık harcamasından kültüre ayrılan payın en düşük olduğu ülke Türkiye’dir. AB-27 ülkelerinde kültürün payı ortalama %4 civarı iken Türk halkı harcamasının sadece %1.7’sini kültüre ayırabiliyor ve 31 ülke arasında sonuncu sırada yer alıyor. Ayrıca %2’nin altında orana sahip tek ülke konumunda.
Buna karşılık, Danimarka, Finlandiya, Çekoslovakya yıllık hane halkı gelirinin %5’inden fazlasını kültür amaçlı harcarken, Almanya, İngiltere, Hollanda, Avusturya, İrlanda, Macaristan, İsveç, Belçika Polonya ve Malta’da ev halkının yıllık harcamasının %4-5’i kültürel faaliyete gidiyor.
Türk hane halkı sinema, tiyatro ve konser harcaması açısından da en sonlarda yer alıyor. Türkiye, toplam ev halkı harcamasından sadece onbinde 6’lık bir payı sinema, tiyatro ve konsere ayırarak (Romanya ve Bulgaristan’dan sonra) sondan üçüncü sırada yer alıyor.

Kültürel Harcamaların Toplam Hane halkı Harcamasındaki Payı, 2005
(SGS *)
Ev halkı harcama miktarı Toplam kültür harcaması Sinema, tiyatro, konser harcaması Ev halkı harcamasındaki kültür payı Ev halkı harcamasındaki sinema, tiyatro ve konser payı
Norveç 29.106 1.619 100 5,6% 0,34%
Danimarka 24.062 1.338 74 5,6% 0,31%
Finlandiya 24.360 1.234 80 5,1% 0,33%
Çekoslavakya 12.142 607 30 5,0% 0,25%
İngiltere 31.959 1.501 106 4,7% 0,33%
Hollanda 29.368 1.378 89 4,7% 0,30%
Avusturya 30.167 1.415 110 4,7% 0,36%
Almanya 28.501 1.334 77 4,7% 0,27%
İrlanda 36.373 1.690 153 4,7% 0,42%
Macaristan 10.694 493 26 4,6% 0,24%
İsveç 27.853 1.275 105 4,6% 0,38%
Belçika 30.048 1.316 125 4,4% 0,42%
Polonya 9.604 415 10 4,3% 0,10%
Malta 26.028 1.088 79 4,2% 0,30%
AB-27 22.990 888 63 3,9% 0,27%
Letonya 10.589 399 27 3,8% 0,25%
Slovenya 23.806 884 35 3,7% 0,15%
Girit 16.840 596 38 3,5% 0,23%
Estonya 10.848 376 47 3,5% 0,43%
Fransa 27.886 945 66 3,4% 0,24%
Slovakya 11.855 390 12 3,3% 0,10%
Makedonya 12.622 393 14 3,1% 0,11%
Portekiz 20.869 646 59 3,1% 0,28%
İspanya 26.026 794 88 3,1% 0,34%
Romanya 5.324 155 1 2,9% 0,02%
İtalya 28.770 833 65 2,9% 0,23%
Litvanya 9.378 256 14 2,7% 0,15%
Kıbrıs 34.208 932 92 2,7% 0,27%
Lüksemburg 51.932 1406 65 2,7% 0,13%
Yunanistan 30.975 740 52 2,4% 0,17%
Bulgaristan 7.099 144 3 2,0% 0,04%
Türkiye 10.291 180 6 1,7% 0,06%
(*) SGS (Satınalma Gücü Standardı): Ülkelerarası karşılaştırmayı kolaylaştırmak için kullanılan para birimidir.
Not 1: Eurostat’ın tanımıyla kültür şu alanları kapsar: yaratıcı sanatlar, müze ve arşivler, sahne sanatları, kütüphaneler, film ve video, sanat eğitimi, rekreasyon.
Not 2: Veriler AB-27 ülkesi ve kısmen 4 EFTA ülkesi (İzlanda, Lihtenştayn, Norveç, İsviçre) ile 3 AB aday ülkesini (Makedonya, Türkiye, Girit) kapsıyor.
Kaynak: Eurostat
Hane halkı toplam yıllık harcamasından kültüre en az payı Türkiye ayırıyor: sadece %1,7.

Türkiye, toplam hane halkı harcamasındaki sinema, tiyatro ve konser payı açısından sondan üçüncü sırada.

Kaldı ki, gerek hane halkı toplam harcama miktarı, gerekse hane halkı kültür harcaması miktarı sıralamasında da Türkiye yine en sonlarda yer alıyor. Türkiye, toplam hane halkı harcamasında 10.291 SGS ile sondan 5. sırada, toplam kültür harcamasında ise 180 SGS ile sondan üçüncü sıradadır. Diğer bir deyişle Türk halkının göreceli olarak zaten düşük olan harcama miktarından, yine göreceli olarak en düşük pay kültüre aittir.

Ancak, düşük gelir seviyesi, Türkiye’nin düşük kültür harcaması için bir mazeret sayılamaz. Zira, Türkiye ile aynı gelir grubundaki ülkelere baktığımızda, Türkiye gerek miktar gerek oran bazında kendi grubu içinde de kültüre en az önem veren ülke konumunda. Aşağıdaki tabloda koyu renkle gösterilen ve 9-12.000 SGS arasında yıllık harcama yapan dokuz ülke arasında 180 SGS kültür harcaması ile en son sırada Türkiye yer alıyor. Sinema, konser ve tiyatro harcaması açısından ise daha içler acısı durumda, sadece 6 SGS harcıyor ve yine sonuncu sırada.
Yıllık Sinema, Tiyatro ve Konser Harcamasının Ev halkı Harcamasındaki Payı, 2005 (SGS *)
Ev halkı harcaması Toplam kültür harcaması Sinema, tiyatro, konser harcaması Toplamda kültür payı Toplamda sinema, tiyatro, konser payı Kültürde sinema, tiyatro, konser payı
Lüksemburg 51.932 1.406 65 2,71% 0,13% 4,6%
İrlanda 36.373 1.690 153 4,65% 0,42% 9,1%
Kıbrıs 34.208 932 92 2,72% 0,27% 9,9%
İngiltere 31.959 1.501 106 4,70% 0,33% 7,1%
Yunanistan 30.975 740 52 2,39% 0,17% 7,0%
Avusturya 30.167 1.415 110 4,69% 0,36% 7,8%
Belçika 30.048 1.316 125 4,38% 0,42% 9,5%
Hollanda 29.368 1.378 89 4,69% 0,30% 6,5%
Norveç 29.106 1.619 100 5,56% 0,34% 6,2%
İtalya 28.770 833 65 2,90% 0,23% 7,8%
Almanya 28.501 1.334 77 4,68% 0,27% 5,8%
Fransa 27.886 945 66 3,39% 0,24% 7,0%
İsveç 27.853 1.275 105 4,58% 0,38% 8,2%
Malta 26.028 1.088 79 4,18% 0,30% 7,3%
İspanya 26.026 794 88 3,05% 0,34% 11,1%
Finlandiya 24.360 1.234 80 5,07% 0,33% 6,5%
Danimarka 24.062 1.338 74 5,56% 0,31% 5,5%
Slovenya 23.806 884 35 3,71% 0,15% 4,0%
AB-27 22.990 888 63 3,86% 0,27% 7,1%
Portekiz 20.869 646 59 3,10% 0,28% 9,1%
Girit 16.840 596 38 3,54% 0,23% 6,4%
Makedonya 12.622 393 14 3,11% 0,11% 3,6%
Çekoslavakya 12.142 607 30 5,00% 0,25% 4,9%
Slovakya 11.855 390 12 3,29% 0,10% 3,1%
Estonya 10.848 376 47 3,47% 0,43% 12,5%
Macaristan 10.694 493 26 4,61% 0,24% 5,3%
Letonya 10.589 399 27 3,77% 0,25% 6,8%
Türkiye 10.291 180 6 1,75% 0,06% 3,3%
Polonya 9.604 415 10 4,32% 0,10% 2,4%
Litvanya 9.378 256 14 2,73% 0,15% 5,5%
Bulgaristan 7.099 144 3 2,03% 0,04% 2,1%
Romanya 5.324 155 1 2,91% 0,02% 0,6%
(*) SGS (Satınalma Gücü Standardı): Ülkelerarası karşılaştırmayı kolaylaştırmak için kullanılan para birimidir. Kaynak: Eurostat
Türkiye 180 SGS ile son sırada yer aldığı kültür harcamasından sinema tiyatro ve konsere ayrılan pay bazında ise sondan beşincidir. Türk hane halkı, kültür harcamasının sadece %3.3’ünü sinema tiyatro ve konser için kullanıyor. Bu konuda AB-27 ortalaması %7.1’dir.

Yukarıdaki analizde dikkate değer husus şudur: Türkiye’de toplam 180 SGS kültürel harcamanın 47 SGS gibi göreceli olarak yüksek bir kısmı TV seti ve video kaset çalar satın alınması için yapılan harcamadır. Bu rakam düşüldüğünde kültür harcaması miktarı 180 SGS’den 133 SGS’ye inmektedir ve Türkiye sondan üçüncü değil, Bulgaristan’dan sonra sondan ikinci olmaktadır. Kültür harcaması payı da %1.8’den %1.2’ye düşüyor ve Türkiye 31 ülke arasında sonunculuğu yine kimseye kaptırmıyor.

TV, Video, Kaset çalar Haricindeki Kültür Harcaması Miktarı ve Payı, 2005
(SGS *)
TV seti, video, kaset çalar harcaması TV seti, video, kaset çalar hariç kültür harcaması – TV seti, video, kaset çalar hariç kültür harcaması / Toplam harcama
İrlanda 57 1.633 4,5%
Norveç 140 1.479 5,1%
İngiltere 110 1.391 4,4%
Avusturya 124 1.291 4,3%
Hollanda 87 1.291 4,4%
Almanya 95 1.239 4,4%
Lüksemburg 170 1.236 2,4%
Belçika 94 1.222 4,1%
Danimarka 143 1.195 5.0%
İsveç 167 1.108 4.0%
Finlandiya 159 1.075 4,4%
Malta 90 998 3,8%
Fransa 78 867 3,1%
Slovenya 42 842 3,5%
Kıbrıs 108 824 2,4%
AB-27 73 815 3,6%
İtalya 30 803 2,8%
İspanya 64 730 2,8%
Yunanistan 56 684 2,2%
Portekiz 43 603 2,9%
Çekoslovakya 16 591 4,9%
Girit 40 556 3,3%
Macaristan 42 451 4,2%
Polonya 31 384 4,0%
Slovakya 32 358 3,0%
Letonya 51 348 3,3%
Estonya 40 336 3,1%
Makedonya 154 239 1,9%
Litvanya 23 233 2,5%
Romanya 12 143 2,7%
Türkiye 47 133 1,2%
Bulgaristan 16 128 1,8%
(*) SGS (Satınalma Gücü Standardı): Ülkelerarası karşılaştırmayı kolaylaştırmak için kullanılan para birimidir.
Kaynak: Eurostat

• Kültürel istihdam
Harcama dışındaki diğer kriterlere bakıldığında da konumumuz değişmiyor. 2009 yılında aşağıdaki tabloda belirtilen başlıca beş kültürel alanda AB-27’de 3.6 milyon kişi istihdam edilmiştir ve bu sayı toplam istihdamın %1.7’sine tekabül etmektedir. Sözkonusu istihdam sadece sahne sanatçılarını değil, kütüphaneci, yazar, gazeteci, mimar, ressam, müzisyen dahil geniş bir meslek grubunu kapsıyor. En yüksek kültürel istihdam payı Kuzey Avrupa ülkelerine, en düşük pay binde 4 ile Türkiye’ye ait. Portekiz ve Romanya Türkiye’ye en yakın ülkeler.

Kültürel İstihdamın Durumu, 2009
Kültürel istihdam, kişi Kültürel istihdamın toplamdaki payı, %
İzlanda 5.200 3,2 %
AB-27 3.638.500 1,7 %
Portekiz 47.400 0,9 %
Romanya 69.400 0,8 %
Türkiye 81.500 0,4 %
Not: Bu tabloda kapsanan meslek grupları NACE Rev 2 kodlamasına göre aşağıdakilerdir.
58 – yayımcılık
59 – film, video, TV, müzik kaydı, güzel sanatlar, müzik ve sahne sanatları
60 – programcılık ve radyo-TV yayıncılığı
90 – yaratıcı sanatlar ve eğlence
91 – kütüphane, arşivler, müzeler, diğer
Kaynak: Eurostat

Aşağıdaki tablo kültürel istihdamda Türkiye’nin 32 ülke arasındaki durumunu daha ayrıntılı göstermektedir. Örneğin 81 milyon nüfusa sahip Almanya’daki kültürel istihdam 847 bin iken 75 milyon nüfuslu Türkiye’de bu sayının onda birinden de azdır (81 bin).
Kültürel İstihdamda Ülkeler arası Karşılaştırma, 2009
Kültürel istihdam,
‘000 kişi Kültürel istihdamın toplamdaki payı, %
İzlanda 5,2 3,2
Norveç 65,9 2,6
Danimarka 63,2 2,3
Letonya 22,4 2,3
Finlandiya 55,6 2,3
İsveç 105,3 2,3
Almanya 847,2 2,2
İngiltere 597,1 2,1
Litvanya 28,3 2,0
Hollanda 176,2 2,0
Slovenya 20,0 2,0
Girit 31,8 2,0
Estonya 10,5 1,8
Macaristan 68,2 1,8
AB-27 3.638,5 1,7
Çekoslovakya 84,1 1,7
Fransa 437,3 1,7
Malta 2,8 1,7
Avusturya 64,1 1,6
Bulgaristan 49,6 1,5
İrlanda 26,2 1,5
Belçika 63,5 1,4
Polonya 222,0 1,4
İsviçre 59,9 1,4
İspanya 243,4 1,3
Lüksemburg 2,9 1,3
Yunanistan 52,6 1,2
Kıbrıs 4,5 1,2
İtalya 246,7 1,1
Slovakya 26,1 1,1
Portekiz 47,4 0,9
Romanya 69,4 0,8
Türkiye 81,5 0,4
Kaynak: Eurostat

Güzel sanatlar ve sahne sanatları bağlamında ise Türkiye’nin istihdamı sadece 22 bindir

.

Güzel Sanatlar ve Sahne Sanatlarında İstihdam, 2009
AB-27 1.045.600
Belçika 17.900
Bulgaristan 13.700
Çekoslovakya 24.500
Almanya 223.500
Hollanda 64.200
Türkiye 22.700
Not: Bu tablo NACE 59 no.lu meslek grubunu kapsar: film, video, TV, müzik kaydı, güzel sanatlar, müzik ve sahne sanatları
Kaynak: Eurostat

• Kültür öğrencisi sayısı
Kültürle ilişkili alanlarda eğitim gören üniversite öğrencisi bazında da, gerek sayı gerekse pay olarak Türkiye’nin konumu 34 ülke arasında sondan üçüncülüktür.

Kültür Alanında Eğitim Gören Üniversite Öğrencisi Karşılaştırması, 2007/08
Sayı Toplamdaki payı, %
İngiltere 158.888 6,8
AB-27 724.225 3,8
Türkiye 34.669 1,4
Polonya 24.446 1,1
Romanya 12.648 1,2
Kaynak: Eurostat

• Kültürün bütçedeki durumu
Uluslararası karşılaştırmalarda görüldüğü gibi nal toplayan Türk kültürü, yurt içinde de aynı kaderi paylaşıyor. Genel bütçeden fiili harcamaların 2000-2010 dönemi analizi göstermektedir ki, diğer bakanlık ve kuruluşların payları artarken kültürün payı binde 2 düzeyinde sabit kalmıştır. Hatta 2012 ödenek rakamları düşüşe işaret etmektedir. Yine görülmektedir ki, 2000 yılında örneğin içişleri bakanlığı ve diyanet işleri başkanlığı yaklaşık benzer oranlarda ödenek harcamışken, içişlerinin toplam bütçedeki payı 2012 yılında binde 5 ile yerinde saymış, diyanetin payı ise %1.13’e yükselmiştir.
Seçilmiş Bakanlıkların Bütçedeki Payları, 2000-12
%
Kültür Diyanet Sağlık Gıda Tarım Hayvancılık Sanayi Teknoloji İçişleri Çevre Bütçe toplamıl
2000 0,29% 0,58% 2,46% 0,58% 0,14% 0,48% 0,05% 100%
2010 0,29% 1,11% 5,12% 2,74% 0,19% 1,13% 0,50% 100%
2012 0,22% 1,13% 4,17% 3,04% 0,65% 0,75% 0,27% 100%
Not: 2000-2010 arası değerler fiili harcamadır, 2012 değeri bütçe ödeneğidir.
Kaynak: Sayıştay Genel Uygunluk Bildirimleri, Merkezi Yönetim Bütçeleri (2000 – 2010); 2012 Yılı Büçe Kanunu

Burada belirtilen paylara tekabül eden rakamlar aşağıda tablo ve grafik olarak verilmektedir. 2000-2012 döneminde diyanetin payının sağlık bütçesinin neredeyse üçte birini oluşturacak şekilde bir atılım içinde olduğu görülmektedir. 2000-12 döneminde içişleri’nin sağlık bütçesine oranı %20’den %18’e düşmüş, diyanetin payı ise %24’ten %27’ye yükselmiştir.
Seçilmiş Bakanlıkların Bütçedeki Payları, 2000-12
‘000 TL
Kültür Diyanet Sağlık Gıda Tarım Hayvancılık Sanayi Teknoloji İçişleri Çevre Toplam bütçe
2000 132.240 270.051 1.139.512 269.828 67.229 224.092 23.602 46.384.290
2010 822.860 3.197.679 14.768.093 7.900.994 552.283 3.268.136 1.444.072 288.191.563
2012 757.722 3.891.166 14.357.938 10.484.859 2.236.131 2.585.387 929.814 344.605.609
Not: 2000-2010 arası değerler fiili harcamadır, 2012 değeri bütçe ödeneğidir.
Kaynak: Sayıştay Genel Uygunluk Bildirimleri, Merkezi Yönetim Bütçeleri (2000 – 2010); 2012 Yılı Büçe Kanunu

Kültürün nasıl baskılandığı, diyanetin yükselişi ile karşılaştırıldığında çok daha belirgindir. Kültürün ve diyanetin bütçedeki payı 2000 yılında sırasıyla %0,29 ve %0,58 iken, 2012’de sırasıyla %0,22 ve %1,13 olmuştur. İnsani gelişimin iki unsurundan kültür yerinde sayarken, diyanet işleri harcaması miktar olarak da, pay olarak da önlenemez yükselişe geçmiştir. Laik devletin bağrında, kiliseye tekabül eden bir yapı hızla genişlemektedir.
Büyüme hızları irdelendiğinde, 2000-10 arası 10 yıllık dönemde, genel bütçe toplamı ve kültür harcaması yılda ortalama %20 artarken, diyanet işleri harcaması her yıl ortalama %28 artmıştır.
Kültür ve Diyanetin Bütçedeki Paylarının Gelişimi, 2000-12, %
Kültür Diyanet
2000 0,29% 0,58%
2001 0,25% 0,51%
2002 0,25% 0,55%
2003 0,23% 0,62%
2004 0,23% 0,76%
2005 0,26% 0,83%
2006 0,24% 0,92%
2007 0,25% 0,91%
2008 0,26% 1,29%
2009 0,25% 1,23%
2010 0,29% 1,11%
2011 0,23% 1,04%
2012 0,22% 1,13%
Not: 2000-2010 arası değerler fiili harcamadır, 2011 ve 2012 değerleri bütçe ödeneğidir.
Kaynak: Sayıştay Genel Uygunluk Bildirimleri, Merkezi Yönetim Bütçeleri (2000 – 2010); Büçe Kanunları (2011, 2012)

Sanatın ve sanatçıların yaylım ateşine tutulduğu bir dönemde, diyanet bütçesindeki orantısız şişmeyi eleştirenleri diyanet işleri başkanı memleketin en ücra köşelerine bile hizmet verdiklerini savunarak cevaplamaktadır. Adama sorarlar öyleyse: Tiyatronun, senfoninin ücralara gitmemesinin nedeni arz yetersizliği mi, yoksa talep yetersizliği midir? İmamları aileye, orduya, hastaneye sokan, meleleri ve irşad takımlarını idari kadroya atayan, mescitleri her kuruma sokan hükümet, niçin aynı gayretkeşliği sanat için göstermiyor? Örneğin belirli büyüklükteki binalara mescit / cami açma zorunluğu getirirken, niçin aynı zamanda %1 kuralını işletmiyor? (Bazı Avrupa ülkelerinde inşaat şirketleri yerel yönetimlere ait her binanın inşaat bütçesinin %1’ini sanat amaçlı kullanmakla yükümlüdür) İnsani gelişimin ve kalkınmanın diğer boyutuna karşı niçin düşmanca davranıyor?

Heykel yıkımı neye çare?
Başbakan her fırsatta iktidarının halkın somutlaşmış iradesi olduğunu söyler. Hükümetin tüm icraatının dayanağının milletin isteği olduğunu belirtir sık sık. Anlatmak istiyor ki, heykel kıyımları milletimizin arzusu ve talebidir. Kültürde millete hizmet etme süreci nasıl işliyor bir bakalım.
Eurostat verilerine göre kültür algısı, kişinin aldığı eğitimin süresi ve yaşı ile paraleldir. Yapılan bir çalışma göstermiştir ki, 20 ve üzeri yaşa kadar eğitim görenlerin %89’u kültürü önemli buluyorken, 15 yaş ve altında eğitim alanlarda bu oran %66’ya düşer. 16-19 arası yaşa kadar eğitimlilerin ise %75’i kültürü önemli addediyor.
Birleşmiş Milletler verileri Türkiye’de ortalama eğitim süresinin 2011’de 6.5 yıl olduğunu belirttiğine göre, Türk halkının kültürü önemseme oranını da biz hesaplayıp koyalım tabloya: % 26.
Demografik Özelliklere Göre Kültürün Önemi, 2007,
%
Eğitim görülen yaş Kültür önemli Kültür önemsiz Bilmiyor
20+ yaşına kadar eğitim görmüş 89 % 10 % 1 %
16-19 yaşına kadar 66 % 32 % 2 %
<15 yaşına kadar 75 % 24 % 1 %
Türkiye (6.5 yıl eğitim süresi) 26 % 40 % 34 %
Not 1: Veriler AB-27 ülkelerine aittir.
Not 2: Türkiye verileri bu çalışma kapsamında yapılan tahminlerdir.
Kaynak: Eurobarometer, 2007
Elhak, milletin hizmetkarı olan hükümetin ne yapmasını beklersiniz bu durumda ? Bu oran ile ahenk ve tesanüt içinde, nice ucubeler yıkılır daha, nice yapıta tükürülür ve nice baletler yüzlerine dolanan etekten çukura yuvarlanır. Hükümet AKM’yi 5 yıldır kapalı tutuyormuş, devletin sanat kuruluşlarını özelleştiriyormuş, heykelleri yıktırıyor ve depolara kaldırıyormuş, kültür bakanı bandoyu susturuyormuş, çok mu? Şehircilik bakanı daha geçtiğimiz günlerde, hristiyanlığın kültür haline dönüştürüldüğünü belirtmiş ve öğreti olarak tanımladığı dine karşıt bir faaliyet şeklinde konumlandırdığı kültüre kin kusmuştur, çok mu? Hükümet arada bir milletten gelen sinyali yanlış algıladığı için gaza gelip 73 imam hatip okulu açıp, sonra kapatırmış, olamaz mı?
Öyleyse böyle bir rengahenk uyum varken, bu ucube yıkımı yazısı da neyin nesi?

Kazın ayağı……
Herşey bu kadar basit olsa, kültür olmadan da idare ederdik pekala. Kazın ayağı öyle değil ama. Türkiye’nin çağdaş medeniyetler dünyasında kabul görmesi ve AB üyeliği bir kültür meselesidir, bazılarınca iddia edildiği gibi din meselesi değil. Önce Maastricht Anlaşması 128. maddede, daha sonra Amsterdam Anlaşması 151. maddede Avrupa’nin nihai tahlilde bir kültür peojesi olduğu belirtilmiştir. AB birleştirici unsur olarak kültürün kullanımına giderek ağırlık vermekte ve kültürü din ile etnisitenin getirdiği / getirebileceği ayrılıklara karşı daha da fazla öne çıkarmayı planlamaktadır. AB kültür politikasının leitmotifi şudur: “Biz insanları birleştiririz.” Bu savda dinsel ve etnik çeşitliliğe rağmen birleştirici güce sahip enstrümanın sadece kültür olduğu vurgulanıyor. Türkiye ise iç ve dış politikalarında tam tersini yapıyor, ekonomik büyümeyi yeterli koşul görüyor, bunu dini kullanarak destekliyor, kültürü ise baskılıyor.
Oysa AB’ye katılım samimi bir niyetse, kültürlerarası diyalog becerisi olmazsa olmaz koşuldur. Bu ise paylaşılan değerler ve dayanışma gerektirir. Türk kültür politikasının Avrupa ve dünya ile ortak bir yüzeyi, bir boyutu bulunmalıdır.
Kaldı ki, AB üyeliği mülahazalarından bağımsız olarak kültür meselesi ülkeler için bir güvenlik unsuru niteliğini kazanmıştır artık. Oysa hükümetin icraatına bakıldığında, Türkiye’nin kültürün yeni ve genişletilmiş rolünden bihaber olduğu görülmektedir.

Türkiye kültürün yeni ve genişletilmiş rolünden habersiz
Kültürün toplumdaki gelişen fonksiyonları kısaca şöyle özetlenebilir:
Küreselleşmenin meslek, sınıf gibi bazı aidiyetleri bulanıklaştığığ çağımızda kültür son derece kritik bir önem kazanmıştır. Kültür kişiler ve ülkeler arasında güveni besleyen bir güvenlik unsuru vazifesi görmektedir. Gelecekte medeniyetler birliği mi yoksa medeniyetler çatışması mı yaşanacağını kültürlerarası iletişim becerisi belirleyecektir, kültürün din ve etnisiteye üstün yönü budur.
Özellikle Türkiye gibi şehirleşmenin hızını koruduğu bir ülkede, büyümeye devam eden şehirlerimizin birer insan ve bina yığını olmaktan kurtulup, gerçek vatandaşlar topluluğu haline gelebilmesi kültürel içerikle ve şehir sakinlerinin buna aktif katılımı ile mümkündür. Yine Türkiye gibi farklı dinsel yollara ve etnik kökenlere sahip bir ülkede kültür ortak bir payda olarak değerlendirilebilir. Kültürün yerine, şimdiki hükümetin yapmaya çalıştığı şekilde, örneğin dinin ikame edilmesi parçalanmaya hizmettir.
Diğer taraftan, süregelmekte olan kriz dönemlerinde, daralan kamu finansmanı olanakları yüzünden kültür, kamu hizmeti beklentileri ile pazar baskıları arasında sıkışıp kalmıştır. Diğer bir deyişle, kamusal değer ile kar beklentisi arasında ya da kaliteli kültürel eserlerle izleyici sayısı arasında kararsız durmaktadır. Buna karşılık, Lizbon Antlaşması gündeminde öngörülen bilgi odaklı bir topluma evrilmek, yaratıcılıktan ve bu nedenle de sadece kamu finansmanı ile geliştirilebilecek bir kültürel bağlamdan geçer. Yaratıcılığın yönetişimi ya da Yaratıcı Türkiye hedefi, kültüre ilişkin sorumlulukların kamu ile özel arasında paylaşımını gerektirse de esas rol kamuya düşer.

Öneriler
• Kültürün toplumdaki rolü nedir ve kültürde kamunun sorumluluğu nedir konusunda Türkiye şeffaf değildir. Bunun cevabını kültür ürünlerinin diğer ürünlerle aynı muameleye tabi tutulup tutulmayacağı belirler. Kültürel üretim herhangi bir mal gibi değeri pazarda belirlecek meta mıdır, yoksa kamu otoritesince korunup kollanacak ulusal ve evrensel değerler seti midir? Bu konu dünya çapında çok tartışılmış ve şu sonuca varılmıştır:
Kültür kamu alanı ve sorumluluğudur. Zira kültür din dahil bir çok faktörden daha üst düzey bir sosyal dayanışma ve birliktelik unsurudur. Ücrete tabi ve sponsorluğu cazip faaliyetlerden olmadığı için büyük ölçüde kamu finansmanına bağlıdır.
Ancak, baştan şu noktanın anlaşılmasında yarar vardır, kültür finansmanının amacı kültüre fon sağlamak değil, kültürü pazar ekonomisinden korumaktır. Öyle ki, bir çok ülke kültürün otonom pozisyonunu koruyucu tedbirleri muhafaza etmekte, diğerleri de görece yakın zamanlarda bu tedbirleri almış bulunmaktadır. Zira piyasa kriteri kitlesel beğeninin ölçütüdür, ticari sanat içindir. Eğer estetik kriter tercih ediliyorsa piyasa güçlerinin kırbacından sanatı korumak gerekir. Kültür ve sanat fizibilite, kar-zarar, sürdürülebilirlik kaygılarından azadedir. Örneğin, Almanya Federal Sanayi İttifakı – 1996 tarihli Yeşil Kitap – tam da sanayinin çıkarı adına kültürün korumaya alınmasını önermektedir.
Avrupa ülkeleri halen dört temel kültür politikasından birine (liberal model, kamu idaresi, adem-i merkezi yönetim, özerk kurumlar) ağırlık vermiş durumdadır. Örneğin, Almanya, Danimarka ve Polonya en desantralize sistemlerdir, İtalya ve Fransa’da kültürün yönetimine devlet önderlik etmektedir; İngiliz kültür modelinde ise politik kontroldan belirli ölçüde muaf 60 civarında özerk kurum kültürel faaliyetleri yönetmektedir.
Bununla birlikte, Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğunda temel kültür finansman yöntemi iki gruptur: devlet gelirleri ve kısmen de sponsorluk gelirleri. Sanat ürünlerinin piyasada sağladığı ticari gelirler ihmal edilebilir düzeydedir, sponsorluğa ne ölçüde güvenilebileceği ise ciddi şekilde sorgulanmış ve bu tür fonların kültürel ve sanatsal faaliyetlerin içeriğine etkisi ile kışkırtıcı ve eleştirel niteliklerine müdahalesi değerlendirildiğinde, en az tercih edilen finansman modeli olduğu sonucuna varılmıştır. Sponsorluk, anlaşılacağı üzere ve her alanda gözlendiği üzere, geniş izleyici kitlesine yönelik geleneksel formları tercih etme eğilimindedir, fakat deneysel, yenilikçi, zorlayıcı ve tartışmalı sanattan kaçınır. Devlet çekildiği takdirde ise kültürün genel bütçedeki halen binde 2’de sürünen payının, UNESCO’nun bütün ülkelere önerdiği yüzde 1 oranıyla hiç ilişkisi kalmayacaktır. Düşük kültür bütçesiyle, öne çıkarılmış dini referanslarıyla Türkiye Avrupa kültür projesine herhangi bir katkı veremeyeceği gibi, dışlanacaktır da.
Özetlersek, hükümet insani gelişimin kültürel boyutunu görmezden gelmeyi bir an önce bırakmalı ve kültürün kamusal alandaki sağlam ve haklı rolünün altını oymaktan vazgeçmelidir.

• Yaklaşık ikiyüz yıldır Avrupa kültürünün büyük bir kısmının sıkı bir kurumsal matriks içinde gelişmiş olduğu belirtilmektedir. Öyle ki bazı kültürel kuruluşlar artık bir tür kurumsal yorgunluktan ve hatta kıskaçtan mustariptir. Oysa Türkiye’de kültürün sorunu altyapı yokluğu ve kurumsal yetersizliktir. Diğer bir deyişle, başbakanın “özelleştirile” emriyle bir kaç yerde birden aculca başlatılan taslak düzenlemelerin kapsadığı seçeneklerden proje başına finansman modeli tek başına Türkiye için yeterli değildir. Bu olsa olsa kurumsal fonlamaya ek nitelikte bir finansman kaynağı olabilir. Gözünü açıp biraz dünya uygulamalarıyla ilgilenen herkes şu gerçeğin farkına varır: Cari harcamalarla program ve proje harcamaları arasındaki oran sıkı sıkıya ülkenin gelir düzeyiyle bağlantılıdır. Kişi başı gelir düzeyi ne kadar düşükse cari harcamalar (maaş ve işletme sermayesi) o kadar ağırlıktadır. Ancak kişi başı gelir düzeyi yükseldikçe oran program ve proje finansmanı lehine değişebilir ve bu durum henüz Türkiye için geçerli değildir. Türkiye’nin mevcut ve kısa-orta vadede beklenen kişi başı gelir ve kültürel harcama düzeyi, iktidarın amaçladığı kültürün özelleştirilmesi ve / veya proje finansmanı modeline uygun değildir.
Yetkililer pireye kızıp yorgan yakmak yerine, halkın gelir ve harcama düzeyine uygun bir seçenek geliştirmeyi amaçlamalıdır. Bunun aksi kültür hakkının gaspıdır.

• Altyapı ve kurumsal yetersizlik sorununu çözüm amacıyla hükümet mali ve yasal düzenlemeler ya da kamu-özel sektör işbirliğine yönelik programlar vasıtasıyla bireylerin ve özel kesimin kültürel sorumluluklara daha fazla katılımını sağlayabilir. Kamu dışı katılım teşvik edilmelidir, ancak bu işlem kamu payı azaltılmadan gerçekleştirilmelidir. Aksi seçenek ortalama vatandaşın kültüre erişimini ciddi boyutta kısıtlayarak kültür hakkını ihlal eder.
Türkiye’de halen dini faaliyetlere sayısız teşvik sağlanmıştır ve her gün yenisi eklenmektedir. Bunlar niçin kültürden esirgenmektedir? Keza, aşağıda belirtildiği gibi, Avrupa ülkelerinde kültür faaliyetlerine sağlanan çok çeşitli teşvikler mevcuttur. Niçin bunların Türkiye’de uygulanabilirliği değerlendirilmez. İktidar kültüre politik ajandasının merkezinde yer vermediği ve ortak hafızayı ve kültürler arası beceriyi geliştirmeye öncelik vermediği takdirde, ülkemiz bir ortak değerler ve çıkarlar toplumuna evrilemez. Sözü edilen bu becerilerdir ki kültürel çeşitliliği tartışmamızı ve kültürel, ekonomik ve politik hegomonyalara direnmemizi sağlayacaktır. Buna karşılık, kültürle birlikte değil ama kültüre alternatif olarak geliştirildiği takdirde, dini vurgu ise Türkiye’nin parçalanmasına katkıda bulunacak bir seçenektir.

Avrupa’da Kültür Teşvikleri ve Özel-Kamu Kesimi İşbirliği
Almanya ve Macaristan’da %1 kuralı geçerlidir. İnşaat şirketleri yerel yönetimlere ait her binanın inşaat bütçesinin %1’ini sanat amaçlı kullanmakla yükümlüdür. Bu %1 oranındaki fonlar Almanya’da “Sanat ve Kamu Fonu”na aktarılmaktadır. Macaristan hükümeti de bir “Kredi Fonu” oluşturmuştur ve Kültür Bakanlığının %50 katkısıyla bir özel bankayla ortak olarak düşük faizli kaynak sunmaktadır sanatsal faaliyetlere.
Italya’da kişiler herhangi bir sanat kurumunu veya üniversiteyi seçerek, ödemeleri gereken vergi miktarının binde beşini buralara yönlendirmekte özgürdür.
Merkezi ve Doğu Avrupa ülkeleri (Macaristan, Polonya, Slovakya, Romanya, Litvanya) gelir vergisi matrahının %1-2’si oranında sanat kuruluşlarına bağışta bulunmaya olanak tanımıştır.
Kaynak: The relationship between public and private financing of culture in the EU- A. Klamer, A. Mignosa, L. Petrova.

Son söz 1
Kültürün kamu politikalarının bir unsurunu oluşturması, Avrupa’nın bir başarısı ve dünyanın diğer ülkelerine armağanıdır. Oysa görünen odur ki, sanat camiası önderlik etmediği takdirde Türkiye’de kültür, siyasi ve ekonomik gündemler arasında boğulup gitmeye mahkumdur. Kültürün ve sanatın önemini seslendirmek ve savunmak, her dönemden daha fazla cesaret isteyen ve aynı zamanda da zorunluluk arzeden konuma gelmiştir. Kültür hakkımızın giderek artan şekilde gasp edildiği bir dönemde hükümete sanatın topluma ve bilimlere öncülük eden rolünün acilen hatırlatılması gerekmektedir.
Son söz 2
Nobel ödüllü ekonomist Amartya Sen’in yakın tarihli bir çalışması, insan gelişiminin ve özgürlüğünün 21. yüzyılda kültürün katkısı olmadan eksik kalacağını belirtmektedir. Diğer bir deyişle kültür, insani gelişimin ve özgürlüğün asli unsurlarından biridir. Diğer taraftan ise, Türkiye’de Atatürk devrimlerini karalamak için popülerleştirilen toplum mühendisliği safsatası ile akıllar karıştırılırken devletin yeri ve rolü minimize edilmek için çalışılmakta ve bu kapsamda da kültürel hayat tırpanlanmaktadır.
Ancak bu yazının konusu devletin niteliğini ve fonksiyonlarını tartışmak değil, kültürsüzleştirmeye itirazdır. Devlet dini her şekilde empoze ederken, kültüre erişim olanağını ise azaltıyor, hatta yok ediyor. Din ve kültür faaliyetleri arasında denge tutturmak yerine, tüm gücüyle ve otoritesiyle dini desteklerken, kültürü piyasanın insafına ve kurallarına terkediyor.
Bu nihai amacın gerçekleşmesine kadarki geçici aşamada icra edilen sanat etkinlikleri ise, hükümetin izin verdiği ölçüde ve çerçevedeki etkinliklerden ibarettir ve çoğunlukla da gizliden ya da açık hükümet müdahalelerinden ibarettir.
Mevcut hükümetin kültür ve sanatla ilişkisi irdelenirken, bir döngünün tamamlanmaya çalışıldığı görülmektedir:
• Devlet dini kullanmaktadır.
• Kültür ve sanatı kontrolüne almakta ve nihai olarak özelleştirmektedir.
• Bu iki halkanın kıskacında, sorgulayan, eleştirel ve yaratıcı insan giderek itaatkar insana dönüştürülecektir.
• Önce başkanlık daha sonra halifelik sistemiyle bu halka kapatılmış olacak ve özgür insan yerini tümüyle kula bırakacaktır.
Oysa mevcut iktidarın kültür ve sanat düşmanlığı ve / veya korkusundan bağımsız temel gerçek şudur: Türkiye’nin mevcut gelişmişlik düzeyinde, kültürün kamu sorumluluğu dışına itilmesi kültür hakkının gaspından başka anlam taşımaz. Hükümet tüm icraatında bu hususu dikkate almalıdır, aksi halde itiraz ve itaatsizlik hakkımızın doğacağı tabiidir.

Başkan’ın Günlüğü

16 Ocak 2017
Başkan’ın Günlüğü

Günlüğe not: Yenice bir anayasam var artık. “Buna da uymayacağım tabii ki, niye değişiklik yapmakla uğraşıyorsunuz” diye sormuştum bizimkilere, “Zahiren de olsa bulunsun” dedi Burhan Bey. Bir süre çiğnememeyi denesem diyorum, o nedenle günlük icraatımı yazarken parantez içinde ilgili anayasa maddesini belirtmeye çalışacağım.

• 23 Nisan 2017 – İlk iş bağımsız idari kurulları kaldırmak; zaten Madde 104’te Milli Güvenlik Kurulu ve Devlet Denetleme Kurulu ibarelerini çıkarmıştık. Milli güvenlik politikasını ben belirlediğime göre MGK işlevsiz kaldı, yargı elimde olduğuna göre de DDK gereksiz. O halde 1 Numaralı Başkanlık Kararnamemi yazıyorum: “Görevlerini uhdemde bulundurduğum cihetle MGK ve DDK lağvedilmiştir.”
Bu meyanda, Madde 161’e göre meclisin bütçe yapma yetkisi tarafıma tevdi ve teslim edildiğine göre ve Madde 87’ye göre de Meclisin bütçeyi denetleme yetkisi kalktığına göre, meclis adına bütçe denetimi yapmaya çabalayan Sayıştay da gereksizleşti, lağvedilecek. Ancak Madde 161’e göre hala kesin hesap uygunluk bildirimi yapıyor, dolayısıyla Sayıştay kırpılmış bir kadroyla şimdilik encamını bekleyebilir. Nihayetinde bu vızıltıyı da ortadan kaldırılacağım.
Aslına bakarsak, bütçeye ne lüzum var artık, zira ben söylüyor ben çalıyorum. “Hesap verilebilirlik” zırvasını da tarihin çöplüğüne gömmüş oldum. İstersem her yıl 55 günü geçirtip eski bütçeyi de çıkartırım önlerine. (Md.161)

• 24 Nisan 2017 – Dün atlamışım: Bütçe yapma görevi kalmayan Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğünü de bugün ilga ettim; Maliye sadece gelirleri toplasın, bana versin, ben harcarım. (Md. 161, Md. 106)
Ulaştığım bu aşamada şu sorunun cevabını merak ediyorum: Acaba ben mi daha zengin, Karun mu? Zaten dillere destan gizli ödeneğim var, şimdi devletin bütçesi de bende ve sadece benden sorulur. Hiç kimsecikler ne ödeneklerimi bilir, ne bütçelerimi bilir, ne de denetleyebilir. Eeeey Karun, el mi yaman, ben mi yaman!

• 29 Mayıs 2017 – Dün Adıyaman milletvekilim Ulaştırma Bakanı’mın çalışmalarını övmüş, ama iki önceki bakanı övmüş sehven. Bu ne aymazlık. Bunların sayılarını artırıp iş yüklerini azalttım, ona rağmen bakan trafiğini bile takip edemiyorlar. (Md. 104)

• 30 Mayıs 2017 – Adıyaman milletvekilim haklıymış; meğer Ulaştırma Bakanımı azilden sonra tekrar atamışım. Kanal İstanbul’un müstakbel finansörlerinden birine güvenceler vermiş, finansman anlaşması imzalanıncaya kadar yerinde kalacak mecburen. Söyleyeyim de bakanlarımın ve başkan yardımcılarımın atamalarını ve azillerini izleme ve milletvekillerimi bilgilendirme kadrosu oluştursunlar. Damadın cevval yeğeni iyi yapar bu işi. Liyakat gösterirse 18 yaşına geldiğinde milletvekili yaparız torunlarla birlikte. (Md. 104) Zavallı Trump, başı nepotizm kanunu ile dertte.

• 5 Haziran 2017 – 19 Başkan Yardımcısı fazla oldu galiba. (Md. 104, Md. 106) Gerçi Bilal eğitimden sorumlu, Sümeyye de kültür ve harsdan sorumlu yardımcılarım olarak yükümü hafifletiyorlar, damat da katkıda bulunuyor, ama bazen bakanlarla başkan yardımcılarını ve görev alanlarını karıştırıyorum. 95 de danışmanım olunca…. 1,500 odalı saray dar mı gelecek ne? Bu konuyu bir düşüneyim teravihten sonra. Fakat, her halükarda Emine Başkan Baş Yardımcısı makamında kalmalı; gıyabımda bana mükemmel vekalet ediyor. Ah Eski Türkiye, Emine’yi daha önceleri değerlendirme imkanı tanımamıştı. Devlet Bey ise Yerli ve Milli Spor Otomobillerden Sorumlu Başkan Yardımcım olarak yerini hakkıyla dolduruyor. Müstesna bir yeri var indimizde ve iktidarımızın bekasında. Kendisi devletin bekası sanıyor ya, neyse. Mevcut arabalarını sergileyecek bir müze açılması işini hızlandırmasını hatırlatayım Sümeyye’ye. Başkan Baş Yardımcısı olamama üzüntüsü de hafifler belki böylece. Biraz meyus görüyorum kendisini, yoksa rüyasında bozkurtların üzerine geldiğini mi görüyor.

• 8 Temmuz 2017 – Bu Cumartesi yorucu geçti. Sabahleyin yine parti MKYK’sını topladım, parti devletimizi güçlendirme komitesi kurduk. (Md. 101) Öğleden sonra Anayasa Mahkemesi ve HSK Başkanları ve bazı üyeleri ile Gölbaşı’nda piknik yaptık. Cümle aleme yargı-yürütme-yasama el ele olduğumuzu göstermek, 15 Temmuz ruhunu muhafaza için önemli. Zaten toplam 27 üyenin 21’ini ben ve partim, yani ben atadığım için çok da neşeli geçiyor her etkinliğimiz. Burhan Bey’in isabetle belirttiği gibi “Kız bizim, oğlan bizim”. Geçmişimiz ve geleceğimiz güvende böylece. Karşılıklı birbirimizi aydınlatıyoruz, şeffaf bir yapı yani. (Md. 146, Md.159)

• 13 Temmuz 2017 – Diyanet İşleri Başkanlığını Din İşleri ve Tarikatlar Bakanlığı yaptım, Diyanet yıllardır kafamı şişiriyordu bunun için, oh rahatladım. (Md. 106). Organizasyon şemasına Fetva Genel Müdürlüğü ekledim, böylelikle ulemalarımızı kurumsal yapılarına tekrar kavuşturma şerefi bize nasip oluyor. Ayrıca Dini ve Ahlaki Gelişim Protokolleri Dairesi ihdas ettim, vatandaşlarımın dini ve ahlaki gelişimlerini sağlamak üzere Bakanlığın diğer 20 bakanlıkla imzaladığı protokollerin etkin uygulanmasını teminen. Dolayısıyla yeni bakanlığımın kadrosunu 250.000’e çıkardım. Yine de kafi görünmüyor, imam-öğretmen sayısı arttıkça, Milli Eğitim’den kadro kaydırmak gerekecek buraya.
Kültür ve Hars Bakanlığı’nın kuruluş kararnamesini de yayınladım bugün. Ertuğrul ve Ömer’in 2012’den beri TÜSAK tasarısı ile beceremediklerini gerçekleştirdim nihayet. Opera, Bale, Tiyatro, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüklerini lağvettim, senfoni orkestralarını kapattım, hepsini Varlık Fonuna devrettim. Ancak sanat yapmaya devam edeceğiz tabii ki. Şöyle: Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasını bıraktım, bir Saray Orkestrası sahibi olmak hoş olabilir, yemeklerde perde arkasından çalıp söylerler ara sıra. Asıl şef Sera Tokay evrensel kültürü, yardımcı şef Erol Parlak hoca yerel kültürü temsil ederek dünyaya rol model oluştururlar. Ayrıca, projesi olan getirsin, Kültür Bakanlığım uygun bulduğu etkinliği, uygun bulduğu miktarda finanse edecek. Proje Değerlendirme Komisyonu başkanlığına kim ehildir, bir düşüneyim. ( Md. 106).
Yine bugün, tekke ve zaviyeleri serbest bırakan kararımı imzaladım. 90 yıldan beri millet istiyordu ve bireysel hürriyetin gereğiydi; gerekçede bunları belirttik. Tekkelerin idaresi için Meşayih Meclisi teşkili gerekiyor, bunu teminen Din İşleri ve Tarikatlar Bakanlığı kuruluş kararnamesinde gerekli değişikliği de yaptım. (Md. 106).
Baktım da bugün bayağı bereketli geçmiş, hep dediğimiz gibi işte: başkanlık hızlı, verimli, etkin.

• 25 Ağustos 2017 – PISA rezaletine son vermeye kararlıyım. PISA yerine PIMSA’yı ikame eden emri yayınladım bu sabah. Açılımı İslam Alemi Öğrenci Değerlendirme Programı. İslam Ordusu kurduğumuz partnerlerle gerekli anlaşmaları danışmanlarıma hazırlattım ve imzaladım. Allah yüzümüzü kara çıkarmasın. (Md. 104)

• 29 Ağustos 2017 – Bugün büyük gün: Din okullarını Din İşleri ve Tarikatlar Bakanlığına, diğer okulları Eğitim Bakanlığına bağlayan 430 sayılı kararnamemi yayınladım biraz önce. 3 Mart’ı milli bayram ilan ettim. 430 ve 3 Mart’ı niye seçtiğimi bilen bilir. Milli Eğitim Şurası, Eğitim Bir Sen, yani millet isteyip duruyordu, dün arkadaşları çağırdım: “Yarın Tevhidi Tedrisat’ı kaldırıyoruz” dedim. (Md. 106).
İkindiüstü yayınladığım 985 sayılı kararnamem ile halen mevcut 475 medresenin üniversite denkliğini sağladım. Ayrıca 18 üniversiteyi medreseye dönüştüren kararnameyi de imzaladım, bunlar proje medreseleri olacaklar, müderris açığını da kapatacaklar.

• 30 Ağustos 2017 – 12 bölge reisliği ihdas eden kararımı imzaladım. Zafer Bayramı’na rast gelmesi garip bir tecelli mi? Bölge reisi seçimleri, genel seçim ve cumhurbaşkanı seçimleri ile aynı gün yapılıyor. Bir nevi Üç Kral İttifakı! 12 bölge reisi de 26 bölge valisini atayacak. Bölgesel yönetimin ilk somut adımını attık böylece. Devamı gelecek, OHAL kararnamelerim ile yapamayacağım yok artık. (Md.123, Md 106)

• 4 Ekim 2017 – Medeni hukuk yanında şeri hukukun da uygulanması için gerekli alt ve üst yapının hazırlanması çalışmaları bitti. Medeni Kanun’un kabul tarihi olan bugün yürürlüğe sokuyoruz şeri hukuku. (1001 sayılı kararnamem) Kültür ve Hars Bakanlığına sunulan projeler vasıtasıyla gerçekleştirdiğimiz “çoğulcu kültür” hamlemizi, bu vesileyle “çoğulcu hukuk” ile de tamamlıyoruz inşallah. (Md.106) “Çoğulcu demokrasi” de eksik oluversin. Ey, özgürlük! Millet ne iyi yaptı da elindeki yasama yetkisini bana devretti. (Md. 104, Md.119)

• 22 Aralık 2017 – 22 Aralık 2016’nın yıldönümü münasebetiyle Rize’nin adını Fahr-ül İslam ilan ettim, Rize’li hemşehrilerimin vergilerini 1/3 düşürdüm. Tüm stadyumlardan Mustafa Kemal’in adını sildik, adını taşıyan kültür merkezlerini çürüttük, hava alanı da çalışmayacak yakında. Şimdi sıra, kalan heykellerinin yok edilmesinde.

• 26 Şubat 2018 – “Yeni Türkiye’nin kurucusu” ünvanımız ile Perinçek’in inovasyonu “İkinci İstiklal Savaşımızın lideri” ünvanımızın taçlandığı günü idrak ediyoruz. Artık yılda 150 milyon yolcu benim adımı zikrederek girecek yeni hava limanına ve benim adımı zikrederek çıkacak yeni hava limanından. Ayyaşın adını değil. Kadir bilir milletimizin doğum günü jesti bana. İç hatlar yolcu geliş salonuna Bahçeli Salonu, yolcu çıkış salonuna da Perinçek Salonu adını verdik. Bu kutlu yolculuğumuzdaki desteklerine şükranımızın bir diğer nişanesi.

(Diğer deftere geçiyorum.)

Devlet Bey, mektubum sizedir

01 Aralık 2016
Devlet Bey, mektubum sizedir

Son yıllarda ülke yönetiminde karşılaştığımız olaylar sık sık Caligula oyununu hatırlatıyor. Özellikle Caligula’nın atının üzeri siyah bir pelerinle senatör olarak salona girdiği ve senatörlerce saygıyla karşılandığı sahneyi. Başkanlık hevesi de işte bu absürdlüğü çağrıştıran bir olay. Niçin mi? Şöyle:

Çağımızın dünya çapında kabul gören değeri olan demokrasi nerede başlar? Evde. “Aile reisi kocadır” düzeninden “birliği eşler beraber yönetir” aşamasına geçtik ve reisliği terk ettik. Doğaldır ki, toplumun en üst düzeyindeki yönetim tarzı, diğer katmanlarına ve aile yönetimine rol model oluşturur. Kızlarım ve eşimle biz, herkesin katkısıyla oluşturduğu bu aile yapısından hoşnutuz ve tek kişinin karar verip diğerlerinin itaat ettiği aile yapısına örnek teşkil edecek yapılara itiraz ediyoruz. Sizler ise, Türkiye’ye 70 yıl sonra reisliğin / tek adamlığın tekrar getirilmesine önayak oluyorsunuz. Tüm başkanlık taraftarlarına ve özellikle size soruyor ve cevap talep ediyorum.

Başkan yardımcılığı için mi?

1. Parlamenter sistemin anayasasına uymayı reddeden, kontrol-denge mekanizmasını çiğneyip geçen erkin, başka bir sistemin yasalarına uyacağını düşünebiliyor musunuz hiç?

2. O gömlek de dar gelince, yel yepirdek Saray’a koşup o sefer hangi yapıyı kotaracaksınız Devlet Bey?

3. Yasalara uymayan erke tek adam gücünü hangi güvenle veriyorsunuz? Yoksa, Huxley’in Yeni Cesur Dünya’da yüksek sanatı mutluluğa feda etmesi gibi, Yeni Türkiye’de siz de başkan yardımcılığına demokrasiyi feda mı ediyorsunuz?

4. Günümüzün hassas koşulları başkan, hem de güçlü başkan gerektiriyormuş, öyle mi? Fiili başkanlık döneminde Cumhuriyet tarihinin en büyük “aldanmasına” maruz kaldık ve Cumhuriyet tarihinin en yakın savaş tehlikesine sürüklendik. Sizler ise hassasiyeti kendi inisiyatifiyle yaratacak kadar güce zaten sahip olan erke, hassasiyeti azaltsın diye niçin daha fazla yetki vermeye yelteniyorsunuz?

5. Bu hayati hataların tekrarlanmayacağının garantisi, geleceği mevcut performansından belli bir başkanlık sistemi midir yoksa çoğulcu parlamenter sistem midir?

Nasıl işletileceği bilinmez

6. “Fiili” başkanlığın 14 yıldır defalarca tekrarlanan “yanılgılarını/ af dilemelerini”, siyasi stratejilerde akla ziyan çarklarını, parlamentarizmin aksaklıklarından daha mı az zararsız buluyorsunuz? Hele bir de bu tek adam uygulamalarının “yasal” başkanlıkta mevcut dizginden de yoksun, katmerleneceğini öngörünce?

7. Nasıl yapılandırılacağı değil, aslında nasıl işletileceği “bilinmez” olan bir yapıyı kurma çalışmalarına katılmanızın abesle iştigal olduğunu nasıl olup da görmüyorsunuz? Toplumdan gizli kotarılan bilinmez bir yapıyı öne sürmek yerine, bunca zamandır yetersizliklerinin ne olduğu “bilinen” bir sistemi rasyonelleştirmek/ revize etmek üzerinde çalışmıyorsunuz. Niçin acaba?

Kadınların hakları

Salt kadınlar açısından ve dolayısıyla sonraki nesillerin yetiştirilmesi açısından baktığımızda da, denetimsiz bir güç modeli, ancak demokratik ortamda ve henüz yer edinme imkânı bulan kadın haklarının gelişmesine ket vuracaktır. Anneannem, annem, kendim ve kızlarımı yakından izleyen biri olarak, Cumhuriyet’in açtığı ne mucizevi bir yolda yürüdüğümüzü görebiliyorum. Bir erkeğin bu ivmeyi kavrayabilmesi zor. Türkiye’nin demokrasi yolculuğunu ve 39.2 milyon kadının insan olma yolculuğunu geriye döndürmeyi amaçlayan gafillere katılmayın Devlet Bey.

Parlamenter sistemden kaçarken tek adamlığın kollarına atmayın ülkeyi. Akraba-i taallukata ek olarak ata da selam durmak zorunda bırakmayın.

Başkanlık ve Devlet Bey

01 Aralık 2016 Perşembe
Devlet Bey, mektubum sizedir

Son yıllarda ülke yönetiminde karşılaştığımız olaylar sık sık Caligula oyununu hatırlatıyor. Özellikle Caligula’nın atının üzeri siyah bir pelerinle senatör olarak salona girdiği ve senatörlerce saygıyla karşılandığı sahneyi. Başkanlık hevesi de işte bu absürdlüğü çağrıştıran bir olay. Niçin mi? Şöyle:

Çağımızın dünya çapında kabul gören değeri olan demokrasi nerede başlar? Evde. “Aile reisi kocadır” düzeninden “birliği eşler beraber yönetir” aşamasına geçtik ve reisliği terk ettik. Doğaldır ki, toplumun en üst düzeyindeki yönetim tarzı, diğer katmanlarına ve aile yönetimine rol model oluşturur. Kızlarım ve eşimle biz, herkesin katkısıyla oluşturduğu bu aile yapısından hoşnutuz ve tek kişinin karar verip diğerlerinin itaat ettiği aile yapısına örnek teşkil edecek yapılara itiraz ediyoruz. Sizler ise, Türkiye’ye 70 yıl sonra reisliğin / tek adamlığın tekrar getirilmesine önayak oluyorsunuz. Tüm başkanlık taraftarlarına ve özellikle size soruyor ve cevap talep ediyorum.

Başkan yardımcılığı için mi?

1) Parlamenter sistemin anayasasına uymayı reddeden, kontrol-denge mekanizmasını çiğneyip geçen erkin, başka bir sistemin yasalarına uyacağını düşünebiliyor musunuz hiç?

2) O gömlek de dar gelince, yel yepirdek Saray’a koşup o sefer hangi yapıyı kotaracaksınız Devlet Bey?

3) Yasalara uymayan erke tek adam gücünü hangi güvenle veriyorsunuz? Yoksa, Huxley’in Yeni Cesur Dünya’da yüksek sanatı mutluluğa feda etmesi gibi, Yeni Türkiye’de siz de başkan yardımcılığına demokrasiyi feda mı ediyorsunuz?

4) Günümüzün hassas koşulları başkan, hem de güçlü başkan gerektiriyormuş, öyle mi? Fiili başkanlık döneminde Cumhuriyet tarihinin en büyük “aldanmasına” maruz kaldık ve Cumhuriyet tarihinin en yakın savaş tehlikesine sürüklendik. Sizler ise hassasiyeti kendi inisiyatifiyle yaratacak kadar güce zaten sahip olan erke, hassasiyeti azaltsın diye niçin daha fazla yetki vermeye yelteniyorsunuz?

5) Bu hayati hataların tekrarlanmayacağının garantisi, geleceği mevcut performansından belli bir başkanlık sistemi midir yoksa çoğulcu parlamenter sistem midir?

Nasıl işletileceği bilinmez

6) “Fiili” başkanlığın 14 yıldır defalarca tekrarlanan “yanılgılarını/ af dilemelerini”, siyasi stratejilerde akla ziyan çarklarını, parlamentarizmin aksaklıklarından daha mı az zararsız buluyorsunuz? Hele bir de bu tek adam uygulamalarının “yasal” başkanlıkta mevcut dizginden de yoksun, katmerleneceğini öngörünce?

7) Nasıl yapılandırılacağı değil, aslında nasıl işletileceği “bilinmez” olan bir yapıyı kurma çalışmalarına katılmanızın abesle iştigal olduğunu nasıl olup da görmüyorsunuz? Toplumdan gizli kotarılan bilinmez bir yapıyı öne sürmek yerine, bunca zamandır yetersizliklerinin ne olduğu “bilinen” bir sistemi rasyonelleştirmek/ revize etmek üzerinde çalışmıyorsunuz. Niçin acaba?

Kadınların hakları
Salt kadınlar açısından ve dolayısıyla sonraki nesillerin yetiştirilmesi açısından baktığımızda da, denetimsiz bir güç modeli, ancak demokratik ortamda ve henüz yer edinme imkânı bulan kadın haklarının gelişmesine ket vuracaktır. Anneannem, annem, kendim ve kızlarımı yakından izleyen biri olarak, Cumhuriyet’in açtığı ne mucizevi bir yolda yürüdüğümüzü görebiliyorum. Bir erkeğin bu ivmeyi kavrayabilmesi zor. Türkiye’nin demokrasi yolculuğunu ve 39.2 milyon kadının insan olma yolculuğunu geriye döndürmeyi amaçlayan gafillere katılmayın Devlet Bey.
Parlamenter sistemden kaçarken tek adamlığın kollarına atmayın ülkeyi. Akraba-i taallukata ek olarak ata da selam durmak zorunda bırakmayın.