“Rüzgarlara ve dalgalara karşı”

01 Mayıs 2013
“Rüzgarlara ve dalgalara karşı”

Veyl  ona barış bozucusu diyenlere!

Bizlere armağan ettiği dünyanın en güzel sesleri  mi toplumsal barışı bozmuş?

Din örtüsü altında kötülük yapanları eleştirisi  mi barışı yok etmiş?

Evet,  insanları harekete geçiriyor, ama sokağa dökmüyor, gökyüzünde uçuruyor, okyanuslarda gezdiriyor.  Onun konserlerinde  herkes huzur buluyor, yaşadıkları güzelliklerden gönül telleri titremiş, gözleri kamaşmış halde  tüm evreni kucaklayan bir sevgiyle doluyor.  Veyl  onun seslerini duymayan, ondan  feyz almayan  nasipsizlerin TCK 126/3 yorumlarına!

Yaşadığı çağa sözü, kaygısı var.  Ve onu sıradan fanilerin üzerine çıkaran haslet: Zamanın ruhu değil, evrenin ritmi onun davası.  İşte bunun için zamanenin fevkinde.  Değil anlaşılması, “meşgul olunması” bile kapasite gerektirir.   Onun  insana ve evrene ait  ne varsa  kutsayan, varoluşumuzu anlaşılır ve hoş görülür kılan barış dilinden nasibini almamış  sığlara veyl!

Veysel’in bize tanıttığı toprağı o dost çevremize soktu,  ölüm kusan Mezopotamya’yı  onun sayesinde bağışladık, Hezarfen’in hızlanan kalp seslerini onunla duyduk, 33 aydının meramını onunla kavradık, Yo-Yo Ma’nın gezdirdiği İpek Yolunu onunla daha bir sevdik .  Barışı, sevgiyi çığıran, insanlığı yücelten mucize tınıları sadece  Kürdü, Türkü, Ermeniyi, Rumu değil, 41  milleti aynı duyguda birleştirdi.  Sevgi ve barış tohumları ekti dünyanın  gittiği her köşesine.  Bir Hulusi Pur, bir Emre Bukağılı, bir Orkun Şimşek toz olup gittiklerinde, onun yaydığı tınılar ve güzellikler, hayranlıkla izlediği evrenin bilinmeyen uzaklıklarında ilerlemeye devam ediyor olacaklar.

İnsanlığımızı ve insanımızı sevme ve umut etme çabamızda desteğini hep hissettik, teşekkürler sana.  Barışçıl gözlerimize katkın için teşekkürler.  Barışın sebatkar ustası, güzelliğin kararlı yaratıcısı, TCK 126/3 minnettardır sana.

Advertisements

Türk ve Avrupa Kültür Sektörlerinin Kısa Karşılaştırması

Ucubenin Yıkımının İkinci Yıldönümünde Kültürümüz
6 Ocak 2013

Kültürsüzleştirme süreci

Bugün başbakanın Kars’taki İnsanlık Anıtı’nı estetik bulmadığı ve “gereken yapılsın” talimatını verdiği günün ikinci yıldönümü. 8 Ocak 2011, ülkedeki 43 güzel sanatlar fakültesinin ve sanatçıların oluşturduğu sanat kriterleri yerine, başbakanın sanat ölçütlerinin ikame edidiği tarihtir. Ucube heykelle sarı öküz verilmiştir, sanatın mührü artık başbakana geçmiştir. 8 Ocak 2011’den itibaren Türkiye’de sanatın varlığından bahsetmek abestir ve sanat adına yapılan her eylem, ortaya konan her yapıt, ağızdan çıkan her replik, başbakanın bir sözüne kadar varlığı devam edebilecek, nereye gideceğini bilemeden gayesiz ortada dolaşan, titrek ve solgun ruhlardır artık. Bir fetvalık canları vardır sadece. “Yıkıla” emrinin ne zaman başlarına ineceğini bekleyen pusmuş, sinmiş, şaşkın ve korkak ruhlar korosundan ibarettir artık sanat ve sanatçı 8 Ocak 2011’den itibaren.

Oysa sanat ve kültür emredilen ya da yönlendirilen değildir, huzursuzdur ve muhaliftir. Sanatsal üretim, insan ifadesinin, meramının en gelişmiş, en yetkin, en üst düzey formudur. Diğer bir deyişle, başbakanın ne alanıdır, ne haddidir.

Türkiye başbakanı “yıkıla” emriyle haddini aşmıştır ve bu haksız emre ses çıkarmaktan korkan güzel sanatlar okulları varlık nedenlerini yitirmiştir, yetkililer ise görevlerini kötüye kullanmıştır.

Evrensel tanımıyla sanat ve kültür hükümetin ajandasıyla uyuşmuyor, çünkü hükümet dindar, kindar ve itaatkar nesil yetiştirmeyi amaçladığını belirtmektedir ve insani geliştirme aracı olarak dini kullanmayı tercih etmektedir. Doğal olarak da Türkiye bir kültür devleti değildir. AB-27, EFTA ve AB aday ülkelerle Türkiye’nin bir karşılaştırması, bu alandaki hal-i pür melalimizi ortaya koymaya yetiyor.
Hane halkı harcamasında kültürün konumu: AB-27 ülkelerinde ev halkının toplam yıllık harcamasında kültürün payı ortalama %4 civarı ve sinema, tiyatro ve konser payı binde 27 iken, Türk halkı harcamasının sadece %1.7’sini kültüre ve onbinde 6’sını sinema, tiyatro ve konsere ayırabiliyor ve 31 ülke arasında sonuncu sırada yer alıyor.

Hane halkı kültür harcaması miktarı sıralamasında da Türkiye 180 SGS (Satınalma Gücü Standardı) ile hem 31 ülke arasında hem de hane halkının 9-12.000 SGS arasında harcama yaptığı kendi gelir grubundaki dokuz ülke arasında en son sırada yer alıyor. Sinema, konser ve tiyatro harcaması açısından ise daha içler acısı durumda, sadece 6 SGS harcıyor ve yine sonuncu sırada.

Kültürel istihdam: Harcama dışındaki diğer kriterlere bakıldığında da konumumuz değişmiyor. 2009 yılında kültürel istihdam toplam istihdamın AB-27’de ortalama %1.7’sine tekabül ederken, en düşük pay 32 ülke arasında binde 4 ile Türkiye’ye ait. Örneğin 81 milyon nüfusa sahip Almanya’daki kültürel istihdam 847 bin iken 75 milyon nüfuslu Türkiye’de bu sayı 81 bin, sadece güzel sanatlar ve sahne sanatlarını bağlamında ise sadece 22 bindir

Kültür öğrencisi sayıs: AB-27’de kültür alanında eğitim gören üniversite öğrencilerinin toplam üniversite öğrencilerine oranı %3.8 iken, Türkiye %1.4 ile 34 ülke arasında sondan üçüncüdür.

Kültürün bütçedeki durumu: Uluslararası karşılaştırmalarda görüldüğü gibi nal toplayan Türk kültürü, yurt içinde de aynı kaderi paylaşıyor. 2000-2010 döneminde, genel bütçede diğer bakanlık ve kuruluşların payları artarken kültürün payı binde 2 düzeyinde sabit kalmıştır. Hatta 2012 ödenek rakamları düşüşe işaret etmektedir. Örneğin 2000 yılında, içişleri bakanlığı ve diyanet işleri başkanlığı yaklaşık benzer miktarlarda ödenek harcamışken, içişlerinin toplam bütçedeki payı 2012 yılında binde 5 ile yerinde saymış, diyanetin payı ise %1.13’e yükselmiştir. Bazı kuruluşlar için 2000 ve 2010 fiili harcamaları ile 2012 ödenekleri sırasıyla şöyledir: Kültür: %0,29 – %0,29 – %0,22; Diyanet: %0,58 – %1,11 – %1,13; Sanayi: %0,14 – %0,19 – %0,65; İçişleri : %0,48 – %1,13 – %0,75; Çevre: %0,05 – %0,50 – %0,27.

Keza, kültürün ve diyanetin bütçedeki payı 2000 yılında sırasıyla %0,29 ve %0,58 iken, 2012’de sırasıyla %0,22 ve %1,13 olmuştur. Görüldüğü gibi, diyanet işleri harcaması miktar olarak da, pay olarak da önlenemez yükselişe geçmişken, insani gelişimin iki unsurundan kültür ise yerinde sayıyor.

Ve doğurduğu risk
Türkiye’nin çağdaş medeniyetler dünyasında kabul görmesi ve AB üyeliği bir kültür meselesidir, bazılarınca iddia edildiği gibi din meselesi değil. Önce Maastricht Anlaşması 128. maddede, daha sonra Amsterdam Anlaşması 151. maddede Avrupa’nin nihai tahlilde bir kültür projesi olduğu belirtilmiştir.

Türkiye ise iç ve dış politikalarında tam tersini yapıyor, ekonomik büyümeyi yeterli koşul görüyor, bunu dini kullanarak destekliyor, kültürü ise baskılıyor. Oysa ortak değerler ve kültürler arası diyalog becerisi yoksunu bir Türkiye, Avrupa kültür projesine herhangi bir katkı veremeyeceği gibi, kültürel, ekonomik ve politik hegomonyalara da direnemeyecektir.

Öneriler

• Kültürün toplumdaki rolü nedir ve kültürde kamunun sorumluluğu nedir konusunda Türkiye şeffaf değildir. Bunun cevabını, kültür ürünlerinin diğer ürünlerle aynı muameleye tabi tutulup tutulmayacağı belirler. Kültürel üretim herhangi bir mal gibi değeri pazarda belirlenecek meta mıdır, yoksa kamu otoritesince korunup kollanacak ulusal ve evrensel değerler seti midir? Bu konu dünya çapında çok tartışılmış ve şu sonuca varılmıştır:
Kültür kamu alanı ve sorumluluğudur. Zira kültür din dahil bir çok faktörden daha üst düzey bir sosyal dayanışma ve birliktelik unsurudur. Ücrete tabi ve sponsorluğu cazip faaliyetlerden olmadığı için büyük ölçüde kamu finansmanına bağlıdır.

Ancak, şu noktanın anlaşılmasında yarar vardır, kültür finansmanının amacı kültüre fon sağlamak değil, kültürü pazar ekonomisinden korumaktır. Öyle ki, bir çok ülke kültürün otonom pozisyonunu koruyucu tedbirleri muhafaza etmekte, diğerleri de görece yakın zamanlarda bu tedbirleri almış bulunmaktadır. Zira piyasa kriteri kitlesel beğeninin ölçütüdür, ticari sanat içindir. Eğer estetik kriter tercih ediliyorsa piyasa güçlerinin kırbacından sanatı korumak gerekir. Kültür ve sanat fizibilite, kar-zarar, sürdürülebilirlik kaygılarından azadedir. Sanat ürünlerinin piyasada sağladığı ticari gelirler ihmal edilebilir düzeydedir, sponsorluk ise en az tercih edilen finansman modelidir. Dolayısıyla, hükümet insani gelişimin kültürel boyutunu görmezden gelmeyi bir an önce bırakmalı ve kültürün kamusal alandaki sağlam ve haklı rolünün altını oymaktan vazgeçmelidir.

• Yaklaşık ikiyüz yıldır Avrupa kültürünün büyük bir kısmının sıkı bir kurumsal matriks içinde gelişmiştir. Öyle ki bazı kültürel kuruluşlar artık bir tür kurumsal yorgunluktan ve hatta kıskaçtan mustariptir. Oysa Türkiye’de kültürün sorunu altyapı yokluğu ve kurumsal yetersizliktir. Diğer bir deyişle, başbakanın “özelleştirile” emriyle aculca başlatılan taslak düzenlemelerin kapsadığı seçeneklerden proje başına finansman modeli tek başına Türkiye için yeterli değildir. Bu olsa olsa kurumsal fonlamaya ek nitelikte bir finansman kaynağı olabilir. Çünkü cari harcamalarla program ve proje harcamaları arasındaki oran sıkı sıkıya ülkenin gelir düzeyiyle bağlantılıdır. Kişi başı gelir düzeyi ne kadar düşükse cari harcamalar (maaş ve işletme sermayesi) o kadar ağırlıktadır. Ancak kişi başı gelir düzeyi yükseldikçe oran program ve proje finansmanı lehine değişebilir ve bu durum henüz Türkiye için geçerli değildir. Türkiye’nin mevcut ve kısa-orta vadede beklenen kişi başı gelir ve kültürel harcama düzeyi, iktidarın amaçladığı kültürün özelleştirilmesi ve / veya proje finansmanı modeline uygun değildir. Yetkililer pireye kızıp yorgan yakmak yerine, halkın gelir ve harcama düzeyine uygun bir seçenek geliştirmeyi amaçlamalıdır. Bunun aksi kültür hakkının gaspıdır.

Son söz 1
Kültürün ve sanatın önemini seslendirmek ve savunmak, her dönemden daha fazla cesaret isteyen ve aynı zamanda da zorunluluk arzeden konuma gelmiştir. Kültür hakkımızın giderek artan şekilde ihlal edildiği bir dönemde hükümete sanatın topluma ve bilimlere öncülük eden rolünün acilen hatırlatılması gerekmektedir.

Son söz 2
Devlet dini her şekilde empoze ederken, kültürü piyasanın insafına ve kurallarına terketmek suretiyle kültüre erişim olanağını azaltıyor, hatta yok ediyor. Türkiye’nin mevcut gelişmişlik düzeyinde, kültürün kamu sorumluluğu dışına itilmesi kültür hakkının gaspından başka anlam taşımaz. Hükümet tüm icraatında bu hususu dikkate almalıdır, aksi halde kültürsüzleştirmeye itiraz ve itaatsizlik hakkımızın doğacağı tabiidir

Başkan’ın Günlüğü

16 Ocak 2017
Başkan’ın Günlüğü

Günlüğe not: Yenice bir anayasam var artık. “Buna da uymayacağım tabii ki, niye değişiklik yapmakla uğraşıyorsunuz” diye sormuştum bizimkilere, “Zahiren de olsa bulunsun” dedi Burhan Bey. Bir süre çiğnememeyi denesem diyorum, o nedenle günlük icraatımı yazarken parantez içinde ilgili anayasa maddesini belirtmeye çalışacağım.

• 23 Nisan 2017 – İlk iş bağımsız idari kurulları kaldırmak; zaten Madde 104’te Milli Güvenlik Kurulu ve Devlet Denetleme Kurulu ibarelerini çıkarmıştık. Milli güvenlik politikasını ben belirlediğime göre MGK işlevsiz kaldı, yargı elimde olduğuna göre de DDK gereksiz. O halde 1 Numaralı Başkanlık Kararnamemi yazıyorum: “Görevlerini uhdemde bulundurduğum cihetle MGK ve DDK lağvedilmiştir.”
Bu meyanda, Madde 161’e göre meclisin bütçe yapma yetkisi tarafıma tevdi ve teslim edildiğine göre ve Madde 87’ye göre de Meclisin bütçeyi denetleme yetkisi kalktığına göre, meclis adına bütçe denetimi yapmaya çabalayan Sayıştay da gereksizleşti, lağvedilecek. Ancak Madde 161’e göre hala kesin hesap uygunluk bildirimi yapıyor, dolayısıyla Sayıştay kırpılmış bir kadroyla şimdilik encamını bekleyebilir. Nihayetinde bu vızıltıyı da ortadan kaldırılacağım.
Aslına bakarsak, bütçeye ne lüzum var artık, zira ben söylüyor ben çalıyorum. “Hesap verilebilirlik” zırvasını da tarihin çöplüğüne gömmüş oldum. İstersem her yıl 55 günü geçirtip eski bütçeyi de çıkartırım önlerine. (Md.161)

• 24 Nisan 2017 – Dün atlamışım: Bütçe yapma görevi kalmayan Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğünü de bugün ilga ettim; Maliye sadece gelirleri toplasın, bana versin, ben harcarım. (Md. 161, Md. 106)
Ulaştığım bu aşamada şu sorunun cevabını merak ediyorum: Acaba ben mi daha zengin, Karun mu? Zaten dillere destan gizli ödeneğim var, şimdi devletin bütçesi de bende ve sadece benden sorulur. Hiç kimsecikler ne ödeneklerimi bilir, ne bütçelerimi bilir, ne de denetleyebilir. Eeeey Karun, el mi yaman, ben mi yaman!

• 29 Mayıs 2017 – Dün Adıyaman milletvekilim Ulaştırma Bakanı’mın çalışmalarını övmüş, ama iki önceki bakanı övmüş sehven. Bu ne aymazlık. Bunların sayılarını artırıp iş yüklerini azalttım, ona rağmen bakan trafiğini bile takip edemiyorlar. (Md. 104)

• 30 Mayıs 2017 – Adıyaman milletvekilim haklıymış; meğer Ulaştırma Bakanımı azilden sonra tekrar atamışım. Kanal İstanbul’un müstakbel finansörlerinden birine güvenceler vermiş, finansman anlaşması imzalanıncaya kadar yerinde kalacak mecburen. Söyleyeyim de bakanlarımın ve başkan yardımcılarımın atamalarını ve azillerini izleme ve milletvekillerimi bilgilendirme kadrosu oluştursunlar. Damadın cevval yeğeni iyi yapar bu işi. Liyakat gösterirse 18 yaşına geldiğinde milletvekili yaparız torunlarla birlikte. (Md. 104) Zavallı Trump, başı nepotizm kanunu ile dertte.

• 5 Haziran 2017 – 19 Başkan Yardımcısı fazla oldu galiba. (Md. 104, Md. 106) Gerçi Bilal eğitimden sorumlu, Sümeyye de kültür ve harsdan sorumlu yardımcılarım olarak yükümü hafifletiyorlar, damat da katkıda bulunuyor, ama bazen bakanlarla başkan yardımcılarını ve görev alanlarını karıştırıyorum. 95 de danışmanım olunca…. 1,500 odalı saray dar mı gelecek ne? Bu konuyu bir düşüneyim teravihten sonra. Fakat, her halükarda Emine Başkan Baş Yardımcısı makamında kalmalı; gıyabımda bana mükemmel vekalet ediyor. Ah Eski Türkiye, Emine’yi daha önceleri değerlendirme imkanı tanımamıştı. Devlet Bey ise Yerli ve Milli Spor Otomobillerden Sorumlu Başkan Yardımcım olarak yerini hakkıyla dolduruyor. Müstesna bir yeri var indimizde ve iktidarımızın bekasında. Kendisi devletin bekası sanıyor ya, neyse. Mevcut arabalarını sergileyecek bir müze açılması işini hızlandırmasını hatırlatayım Sümeyye’ye. Başkan Baş Yardımcısı olamama üzüntüsü de hafifler belki böylece. Biraz meyus görüyorum kendisini, yoksa rüyasında bozkurtların üzerine geldiğini mi görüyor.

• 8 Temmuz 2017 – Bu Cumartesi yorucu geçti. Sabahleyin yine parti MKYK’sını topladım, parti devletimizi güçlendirme komitesi kurduk. (Md. 101) Öğleden sonra Anayasa Mahkemesi ve HSK Başkanları ve bazı üyeleri ile Gölbaşı’nda piknik yaptık. Cümle aleme yargı-yürütme-yasama el ele olduğumuzu göstermek, 15 Temmuz ruhunu muhafaza için önemli. Zaten toplam 27 üyenin 21’ini ben ve partim, yani ben atadığım için çok da neşeli geçiyor her etkinliğimiz. Burhan Bey’in isabetle belirttiği gibi “Kız bizim, oğlan bizim”. Geçmişimiz ve geleceğimiz güvende böylece. Karşılıklı birbirimizi aydınlatıyoruz, şeffaf bir yapı yani. (Md. 146, Md.159)

• 13 Temmuz 2017 – Diyanet İşleri Başkanlığını Din İşleri ve Tarikatlar Bakanlığı yaptım, Diyanet yıllardır kafamı şişiriyordu bunun için, oh rahatladım. (Md. 106). Organizasyon şemasına Fetva Genel Müdürlüğü ekledim, böylelikle ulemalarımızı kurumsal yapılarına tekrar kavuşturma şerefi bize nasip oluyor. Ayrıca Dini ve Ahlaki Gelişim Protokolleri Dairesi ihdas ettim, vatandaşlarımın dini ve ahlaki gelişimlerini sağlamak üzere Bakanlığın diğer 20 bakanlıkla imzaladığı protokollerin etkin uygulanmasını teminen. Dolayısıyla yeni bakanlığımın kadrosunu 250.000’e çıkardım. Yine de kafi görünmüyor, imam-öğretmen sayısı arttıkça, Milli Eğitim’den kadro kaydırmak gerekecek buraya.
Kültür ve Hars Bakanlığı’nın kuruluş kararnamesini de yayınladım bugün. Ertuğrul ve Ömer’in 2012’den beri TÜSAK tasarısı ile beceremediklerini gerçekleştirdim nihayet. Opera, Bale, Tiyatro, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüklerini lağvettim, senfoni orkestralarını kapattım, hepsini Varlık Fonuna devrettim. Ancak sanat yapmaya devam edeceğiz tabii ki. Şöyle: Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasını bıraktım, bir Saray Orkestrası sahibi olmak hoş olabilir, yemeklerde perde arkasından çalıp söylerler ara sıra. Asıl şef Sera Tokay evrensel kültürü, yardımcı şef Erol Parlak hoca yerel kültürü temsil ederek dünyaya rol model oluştururlar. Ayrıca, projesi olan getirsin, Kültür Bakanlığım uygun bulduğu etkinliği, uygun bulduğu miktarda finanse edecek. Proje Değerlendirme Komisyonu başkanlığına kim ehildir, bir düşüneyim. ( Md. 106).
Yine bugün, tekke ve zaviyeleri serbest bırakan kararımı imzaladım. 90 yıldan beri millet istiyordu ve bireysel hürriyetin gereğiydi; gerekçede bunları belirttik. Tekkelerin idaresi için Meşayih Meclisi teşkili gerekiyor, bunu teminen Din İşleri ve Tarikatlar Bakanlığı kuruluş kararnamesinde gerekli değişikliği de yaptım. (Md. 106).
Baktım da bugün bayağı bereketli geçmiş, hep dediğimiz gibi işte: başkanlık hızlı, verimli, etkin.

• 25 Ağustos 2017 – PISA rezaletine son vermeye kararlıyım. PISA yerine PIMSA’yı ikame eden emri yayınladım bu sabah. Açılımı İslam Alemi Öğrenci Değerlendirme Programı. İslam Ordusu kurduğumuz partnerlerle gerekli anlaşmaları danışmanlarıma hazırlattım ve imzaladım. Allah yüzümüzü kara çıkarmasın. (Md. 104)

• 29 Ağustos 2017 – Bugün büyük gün: Din okullarını Din İşleri ve Tarikatlar Bakanlığına, diğer okulları Eğitim Bakanlığına bağlayan 430 sayılı kararnamemi yayınladım biraz önce. 3 Mart’ı milli bayram ilan ettim. 430 ve 3 Mart’ı niye seçtiğimi bilen bilir. Milli Eğitim Şurası, Eğitim Bir Sen, yani millet isteyip duruyordu, dün arkadaşları çağırdım: “Yarın Tevhidi Tedrisat’ı kaldırıyoruz” dedim. (Md. 106).
İkindiüstü yayınladığım 985 sayılı kararnamem ile halen mevcut 475 medresenin üniversite denkliğini sağladım. Ayrıca 18 üniversiteyi medreseye dönüştüren kararnameyi de imzaladım, bunlar proje medreseleri olacaklar, müderris açığını da kapatacaklar.

• 30 Ağustos 2017 – 12 bölge reisliği ihdas eden kararımı imzaladım. Zafer Bayramı’na rast gelmesi garip bir tecelli mi? Bölge reisi seçimleri, genel seçim ve cumhurbaşkanı seçimleri ile aynı gün yapılıyor. Bir nevi Üç Kral İttifakı! 12 bölge reisi de 26 bölge valisini atayacak. Bölgesel yönetimin ilk somut adımını attık böylece. Devamı gelecek, OHAL kararnamelerim ile yapamayacağım yok artık. (Md.123, Md 106)

• 4 Ekim 2017 – Medeni hukuk yanında şeri hukukun da uygulanması için gerekli alt ve üst yapının hazırlanması çalışmaları bitti. Medeni Kanun’un kabul tarihi olan bugün yürürlüğe sokuyoruz şeri hukuku. (1001 sayılı kararnamem) Kültür ve Hars Bakanlığına sunulan projeler vasıtasıyla gerçekleştirdiğimiz “çoğulcu kültür” hamlemizi, bu vesileyle “çoğulcu hukuk” ile de tamamlıyoruz inşallah. (Md.106) “Çoğulcu demokrasi” de eksik oluversin. Ey, özgürlük! Millet ne iyi yaptı da elindeki yasama yetkisini bana devretti. (Md. 104, Md.119)

• 22 Aralık 2017 – 22 Aralık 2016’nın yıldönümü münasebetiyle Rize’nin adını Fahr-ül İslam ilan ettim, Rize’li hemşehrilerimin vergilerini 1/3 düşürdüm. Tüm stadyumlardan Mustafa Kemal’in adını sildik, adını taşıyan kültür merkezlerini çürüttük, hava alanı da çalışmayacak yakında. Şimdi sıra, kalan heykellerinin yok edilmesinde.

• 26 Şubat 2018 – “Yeni Türkiye’nin kurucusu” ünvanımız ile Perinçek’in inovasyonu “İkinci İstiklal Savaşımızın lideri” ünvanımızın taçlandığı günü idrak ediyoruz. Artık yılda 150 milyon yolcu benim adımı zikrederek girecek yeni hava limanına ve benim adımı zikrederek çıkacak yeni hava limanından. Ayyaşın adını değil. Kadir bilir milletimizin doğum günü jesti bana. İç hatlar yolcu geliş salonuna Bahçeli Salonu, yolcu çıkış salonuna da Perinçek Salonu adını verdik. Bu kutlu yolculuğumuzdaki desteklerine şükranımızın bir diğer nişanesi.

(Diğer deftere geçiyorum.)

Devlet Bey, mektubum sizedir

01 Aralık 2016
Devlet Bey, mektubum sizedir

Son yıllarda ülke yönetiminde karşılaştığımız olaylar sık sık Caligula oyununu hatırlatıyor. Özellikle Caligula’nın atının üzeri siyah bir pelerinle senatör olarak salona girdiği ve senatörlerce saygıyla karşılandığı sahneyi. Başkanlık hevesi de işte bu absürdlüğü çağrıştıran bir olay. Niçin mi? Şöyle:

Çağımızın dünya çapında kabul gören değeri olan demokrasi nerede başlar? Evde. “Aile reisi kocadır” düzeninden “birliği eşler beraber yönetir” aşamasına geçtik ve reisliği terk ettik. Doğaldır ki, toplumun en üst düzeyindeki yönetim tarzı, diğer katmanlarına ve aile yönetimine rol model oluşturur. Kızlarım ve eşimle biz, herkesin katkısıyla oluşturduğu bu aile yapısından hoşnutuz ve tek kişinin karar verip diğerlerinin itaat ettiği aile yapısına örnek teşkil edecek yapılara itiraz ediyoruz. Sizler ise, Türkiye’ye 70 yıl sonra reisliğin / tek adamlığın tekrar getirilmesine önayak oluyorsunuz. Tüm başkanlık taraftarlarına ve özellikle size soruyor ve cevap talep ediyorum.

Başkan yardımcılığı için mi?

1. Parlamenter sistemin anayasasına uymayı reddeden, kontrol-denge mekanizmasını çiğneyip geçen erkin, başka bir sistemin yasalarına uyacağını düşünebiliyor musunuz hiç?

2. O gömlek de dar gelince, yel yepirdek Saray’a koşup o sefer hangi yapıyı kotaracaksınız Devlet Bey?

3. Yasalara uymayan erke tek adam gücünü hangi güvenle veriyorsunuz? Yoksa, Huxley’in Yeni Cesur Dünya’da yüksek sanatı mutluluğa feda etmesi gibi, Yeni Türkiye’de siz de başkan yardımcılığına demokrasiyi feda mı ediyorsunuz?

4. Günümüzün hassas koşulları başkan, hem de güçlü başkan gerektiriyormuş, öyle mi? Fiili başkanlık döneminde Cumhuriyet tarihinin en büyük “aldanmasına” maruz kaldık ve Cumhuriyet tarihinin en yakın savaş tehlikesine sürüklendik. Sizler ise hassasiyeti kendi inisiyatifiyle yaratacak kadar güce zaten sahip olan erke, hassasiyeti azaltsın diye niçin daha fazla yetki vermeye yelteniyorsunuz?

5. Bu hayati hataların tekrarlanmayacağının garantisi, geleceği mevcut performansından belli bir başkanlık sistemi midir yoksa çoğulcu parlamenter sistem midir?

Nasıl işletileceği bilinmez

6. “Fiili” başkanlığın 14 yıldır defalarca tekrarlanan “yanılgılarını/ af dilemelerini”, siyasi stratejilerde akla ziyan çarklarını, parlamentarizmin aksaklıklarından daha mı az zararsız buluyorsunuz? Hele bir de bu tek adam uygulamalarının “yasal” başkanlıkta mevcut dizginden de yoksun, katmerleneceğini öngörünce?

7. Nasıl yapılandırılacağı değil, aslında nasıl işletileceği “bilinmez” olan bir yapıyı kurma çalışmalarına katılmanızın abesle iştigal olduğunu nasıl olup da görmüyorsunuz? Toplumdan gizli kotarılan bilinmez bir yapıyı öne sürmek yerine, bunca zamandır yetersizliklerinin ne olduğu “bilinen” bir sistemi rasyonelleştirmek/ revize etmek üzerinde çalışmıyorsunuz. Niçin acaba?

Kadınların hakları

Salt kadınlar açısından ve dolayısıyla sonraki nesillerin yetiştirilmesi açısından baktığımızda da, denetimsiz bir güç modeli, ancak demokratik ortamda ve henüz yer edinme imkânı bulan kadın haklarının gelişmesine ket vuracaktır. Anneannem, annem, kendim ve kızlarımı yakından izleyen biri olarak, Cumhuriyet’in açtığı ne mucizevi bir yolda yürüdüğümüzü görebiliyorum. Bir erkeğin bu ivmeyi kavrayabilmesi zor. Türkiye’nin demokrasi yolculuğunu ve 39.2 milyon kadının insan olma yolculuğunu geriye döndürmeyi amaçlayan gafillere katılmayın Devlet Bey.

Parlamenter sistemden kaçarken tek adamlığın kollarına atmayın ülkeyi. Akraba-i taallukata ek olarak ata da selam durmak zorunda bırakmayın.

Başkanlık ve Devlet Bey

01 Aralık 2016 Perşembe
Devlet Bey, mektubum sizedir

Son yıllarda ülke yönetiminde karşılaştığımız olaylar sık sık Caligula oyununu hatırlatıyor. Özellikle Caligula’nın atının üzeri siyah bir pelerinle senatör olarak salona girdiği ve senatörlerce saygıyla karşılandığı sahneyi. Başkanlık hevesi de işte bu absürdlüğü çağrıştıran bir olay. Niçin mi? Şöyle:

Çağımızın dünya çapında kabul gören değeri olan demokrasi nerede başlar? Evde. “Aile reisi kocadır” düzeninden “birliği eşler beraber yönetir” aşamasına geçtik ve reisliği terk ettik. Doğaldır ki, toplumun en üst düzeyindeki yönetim tarzı, diğer katmanlarına ve aile yönetimine rol model oluşturur. Kızlarım ve eşimle biz, herkesin katkısıyla oluşturduğu bu aile yapısından hoşnutuz ve tek kişinin karar verip diğerlerinin itaat ettiği aile yapısına örnek teşkil edecek yapılara itiraz ediyoruz. Sizler ise, Türkiye’ye 70 yıl sonra reisliğin / tek adamlığın tekrar getirilmesine önayak oluyorsunuz. Tüm başkanlık taraftarlarına ve özellikle size soruyor ve cevap talep ediyorum.

Başkan yardımcılığı için mi?

1) Parlamenter sistemin anayasasına uymayı reddeden, kontrol-denge mekanizmasını çiğneyip geçen erkin, başka bir sistemin yasalarına uyacağını düşünebiliyor musunuz hiç?

2) O gömlek de dar gelince, yel yepirdek Saray’a koşup o sefer hangi yapıyı kotaracaksınız Devlet Bey?

3) Yasalara uymayan erke tek adam gücünü hangi güvenle veriyorsunuz? Yoksa, Huxley’in Yeni Cesur Dünya’da yüksek sanatı mutluluğa feda etmesi gibi, Yeni Türkiye’de siz de başkan yardımcılığına demokrasiyi feda mı ediyorsunuz?

4) Günümüzün hassas koşulları başkan, hem de güçlü başkan gerektiriyormuş, öyle mi? Fiili başkanlık döneminde Cumhuriyet tarihinin en büyük “aldanmasına” maruz kaldık ve Cumhuriyet tarihinin en yakın savaş tehlikesine sürüklendik. Sizler ise hassasiyeti kendi inisiyatifiyle yaratacak kadar güce zaten sahip olan erke, hassasiyeti azaltsın diye niçin daha fazla yetki vermeye yelteniyorsunuz?

5) Bu hayati hataların tekrarlanmayacağının garantisi, geleceği mevcut performansından belli bir başkanlık sistemi midir yoksa çoğulcu parlamenter sistem midir?

Nasıl işletileceği bilinmez

6) “Fiili” başkanlığın 14 yıldır defalarca tekrarlanan “yanılgılarını/ af dilemelerini”, siyasi stratejilerde akla ziyan çarklarını, parlamentarizmin aksaklıklarından daha mı az zararsız buluyorsunuz? Hele bir de bu tek adam uygulamalarının “yasal” başkanlıkta mevcut dizginden de yoksun, katmerleneceğini öngörünce?

7) Nasıl yapılandırılacağı değil, aslında nasıl işletileceği “bilinmez” olan bir yapıyı kurma çalışmalarına katılmanızın abesle iştigal olduğunu nasıl olup da görmüyorsunuz? Toplumdan gizli kotarılan bilinmez bir yapıyı öne sürmek yerine, bunca zamandır yetersizliklerinin ne olduğu “bilinen” bir sistemi rasyonelleştirmek/ revize etmek üzerinde çalışmıyorsunuz. Niçin acaba?

Kadınların hakları
Salt kadınlar açısından ve dolayısıyla sonraki nesillerin yetiştirilmesi açısından baktığımızda da, denetimsiz bir güç modeli, ancak demokratik ortamda ve henüz yer edinme imkânı bulan kadın haklarının gelişmesine ket vuracaktır. Anneannem, annem, kendim ve kızlarımı yakından izleyen biri olarak, Cumhuriyet’in açtığı ne mucizevi bir yolda yürüdüğümüzü görebiliyorum. Bir erkeğin bu ivmeyi kavrayabilmesi zor. Türkiye’nin demokrasi yolculuğunu ve 39.2 milyon kadının insan olma yolculuğunu geriye döndürmeyi amaçlayan gafillere katılmayın Devlet Bey.
Parlamenter sistemden kaçarken tek adamlığın kollarına atmayın ülkeyi. Akraba-i taallukata ek olarak ata da selam durmak zorunda bırakmayın.

Atatürk Havalimanı’nın ‘adının değiştirilmesine’ karşı imza kampanyası

28 Eylül 2014 Pazar, 13:00
Atatürk Havalimanı’nın ‘adının değiştirilmesine’ karşı imza kampanyası

Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan “Atatürk Havalimanı’nın Adı Değişecek” yazısının ardından internette bir imza kampanyası başlatıldı.

cumhuriyet.com.tr Yayınlanma tarihi: 28 Eylül 2014 Pazar, 13:00

İstanbul’da inşaatına başlanan üçüncü havalimanının adının Recep Tayyip Erdoğan Havalimanı olacağı açıklanmıştı. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Lütfi Elvan, alınan kararı; “Ne yapılsa azdır diye düşünüyorum” sözleriyle duyurmuştu.

ATATÜRK HAVALİMANI’NIN ADI DEĞİŞTİRİLECEK: Yazıyı okumak için tıklayın

İnşaatı süren havalimanı hizmete açıldığında, bölgedeki hava sahasının darlığından dolayı iki havalimanı aynı anda kullanılamayacak. RTE Havalimanı hizmete girdiğinde, Atatürk Havalimanı’nın tarifeli uçuşlara kapatılması gerekecek. Planlanan üçüncü havalimanı İstanbul’un üçüncü değil, ikinci havalimanı konumuna gelecek. Böylece, İstanbul’da Atatürk Havalimanı kalmayacak.

Bu durum üzerine internette bir imza kampanyası başlatıldı. “Atatürk’ün Adının Yok Edilmesine Dur De!” başlığıyla başlatılan kampanyada, Atatürk adının yok edilmemesi amaçlanıyor.

Kampanyaya imza atmak için tıklayın

Atatürk Havalimanı’nın Adı Değişiyor

25.08.2014 12:09 Okunma : 10789
Atatürk Havalimanı’nın Adı Değişiyor

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu yeni yapılan havalimanının adının Recep Tayyip Erdoğan olmasıyla Atatürk’ün adının silineceğini iddia etti.

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu Basına yansıyan haberlere göre, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Lütfi Elvan’ın İstanbul’daki yeni havalimanına Recep Tayyip Erdoğan’ın adının verileceğini açıklamasının, aslında Atatürk Havalimanı’nın adının Recep Tayyip Erdoğan olarak değiştirilmesinden ibaret olduğu iddia edilmektedir.diyerek yeni yapılan havalimanının adının RTE olması demek Atatürk’ün Adının silinerek Recep Tayyip Erdoğan Adının verilmesi anlamını taşıdığını ifade ederek meclise soru önergesi verdi.
“İstanbul’daki hava sahasının darlığından dolayı iki havalimanının aynı anda kullanılamayacağı ve yeni havalimanının ilk fazı devreye girdiğinde Atatürk Havalimanı’nın tarifeli uçuşlara kapatılacağı yine iddialar arasındadır.
Bu bağlamda;
1. Yeni havalimanının ilk fazı devreye girdiğinde Atatürk Havalimanı’nın tarifeli uçuşlara kapatılacağı iddiası doğru mudur?
2. Atatürk Havalimanı’nın adının Recep Tayyip Erdoğan olarak değiştirileceği iddiası doğru mudur? İddia doğru ise, gerekçesi nedir?
3. 2002-2014 yılları arasında Türkiye’de illere göre adı değiştirilen havalimanı sayısı kaçtır? Hangi gerekçelerle bu havalimanlarının adları değiştirilmiştir? Bu havalimanlarına yeni verilen adlar nelerdir?”