Başkanlık ve Devlet Bey

01 Aralık 2016 Perşembe
Devlet Bey, mektubum sizedir

Son yıllarda ülke yönetiminde karşılaştığımız olaylar sık sık Caligula oyununu hatırlatıyor. Özellikle Caligula’nın atının üzeri siyah bir pelerinle senatör olarak salona girdiği ve senatörlerce saygıyla karşılandığı sahneyi. Başkanlık hevesi de işte bu absürdlüğü çağrıştıran bir olay. Niçin mi? Şöyle:

Çağımızın dünya çapında kabul gören değeri olan demokrasi nerede başlar? Evde. “Aile reisi kocadır” düzeninden “birliği eşler beraber yönetir” aşamasına geçtik ve reisliği terk ettik. Doğaldır ki, toplumun en üst düzeyindeki yönetim tarzı, diğer katmanlarına ve aile yönetimine rol model oluşturur. Kızlarım ve eşimle biz, herkesin katkısıyla oluşturduğu bu aile yapısından hoşnutuz ve tek kişinin karar verip diğerlerinin itaat ettiği aile yapısına örnek teşkil edecek yapılara itiraz ediyoruz. Sizler ise, Türkiye’ye 70 yıl sonra reisliğin / tek adamlığın tekrar getirilmesine önayak oluyorsunuz. Tüm başkanlık taraftarlarına ve özellikle size soruyor ve cevap talep ediyorum.

Başkan yardımcılığı için mi?

1) Parlamenter sistemin anayasasına uymayı reddeden, kontrol-denge mekanizmasını çiğneyip geçen erkin, başka bir sistemin yasalarına uyacağını düşünebiliyor musunuz hiç?

2) O gömlek de dar gelince, yel yepirdek Saray’a koşup o sefer hangi yapıyı kotaracaksınız Devlet Bey?

3) Yasalara uymayan erke tek adam gücünü hangi güvenle veriyorsunuz? Yoksa, Huxley’in Yeni Cesur Dünya’da yüksek sanatı mutluluğa feda etmesi gibi, Yeni Türkiye’de siz de başkan yardımcılığına demokrasiyi feda mı ediyorsunuz?

4) Günümüzün hassas koşulları başkan, hem de güçlü başkan gerektiriyormuş, öyle mi? Fiili başkanlık döneminde Cumhuriyet tarihinin en büyük “aldanmasına” maruz kaldık ve Cumhuriyet tarihinin en yakın savaş tehlikesine sürüklendik. Sizler ise hassasiyeti kendi inisiyatifiyle yaratacak kadar güce zaten sahip olan erke, hassasiyeti azaltsın diye niçin daha fazla yetki vermeye yelteniyorsunuz?

5) Bu hayati hataların tekrarlanmayacağının garantisi, geleceği mevcut performansından belli bir başkanlık sistemi midir yoksa çoğulcu parlamenter sistem midir?

Nasıl işletileceği bilinmez

6) “Fiili” başkanlığın 14 yıldır defalarca tekrarlanan “yanılgılarını/ af dilemelerini”, siyasi stratejilerde akla ziyan çarklarını, parlamentarizmin aksaklıklarından daha mı az zararsız buluyorsunuz? Hele bir de bu tek adam uygulamalarının “yasal” başkanlıkta mevcut dizginden de yoksun, katmerleneceğini öngörünce?

7) Nasıl yapılandırılacağı değil, aslında nasıl işletileceği “bilinmez” olan bir yapıyı kurma çalışmalarına katılmanızın abesle iştigal olduğunu nasıl olup da görmüyorsunuz? Toplumdan gizli kotarılan bilinmez bir yapıyı öne sürmek yerine, bunca zamandır yetersizliklerinin ne olduğu “bilinen” bir sistemi rasyonelleştirmek/ revize etmek üzerinde çalışmıyorsunuz. Niçin acaba?

Kadınların hakları
Salt kadınlar açısından ve dolayısıyla sonraki nesillerin yetiştirilmesi açısından baktığımızda da, denetimsiz bir güç modeli, ancak demokratik ortamda ve henüz yer edinme imkânı bulan kadın haklarının gelişmesine ket vuracaktır. Anneannem, annem, kendim ve kızlarımı yakından izleyen biri olarak, Cumhuriyet’in açtığı ne mucizevi bir yolda yürüdüğümüzü görebiliyorum. Bir erkeğin bu ivmeyi kavrayabilmesi zor. Türkiye’nin demokrasi yolculuğunu ve 39.2 milyon kadının insan olma yolculuğunu geriye döndürmeyi amaçlayan gafillere katılmayın Devlet Bey.
Parlamenter sistemden kaçarken tek adamlığın kollarına atmayın ülkeyi. Akraba-i taallukata ek olarak ata da selam durmak zorunda bırakmayın.

Atatürk Havalimanı’nın ‘adının değiştirilmesine’ karşı imza kampanyası

28 Eylül 2014 Pazar, 13:00
Atatürk Havalimanı’nın ‘adının değiştirilmesine’ karşı imza kampanyası

Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan “Atatürk Havalimanı’nın Adı Değişecek” yazısının ardından internette bir imza kampanyası başlatıldı.

cumhuriyet.com.tr Yayınlanma tarihi: 28 Eylül 2014 Pazar, 13:00

İstanbul’da inşaatına başlanan üçüncü havalimanının adının Recep Tayyip Erdoğan Havalimanı olacağı açıklanmıştı. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Lütfi Elvan, alınan kararı; “Ne yapılsa azdır diye düşünüyorum” sözleriyle duyurmuştu.

ATATÜRK HAVALİMANI’NIN ADI DEĞİŞTİRİLECEK: Yazıyı okumak için tıklayın

İnşaatı süren havalimanı hizmete açıldığında, bölgedeki hava sahasının darlığından dolayı iki havalimanı aynı anda kullanılamayacak. RTE Havalimanı hizmete girdiğinde, Atatürk Havalimanı’nın tarifeli uçuşlara kapatılması gerekecek. Planlanan üçüncü havalimanı İstanbul’un üçüncü değil, ikinci havalimanı konumuna gelecek. Böylece, İstanbul’da Atatürk Havalimanı kalmayacak.

Bu durum üzerine internette bir imza kampanyası başlatıldı. “Atatürk’ün Adının Yok Edilmesine Dur De!” başlığıyla başlatılan kampanyada, Atatürk adının yok edilmemesi amaçlanıyor.

Kampanyaya imza atmak için tıklayın

Atatürk Havalimanı’nın Adı Değişiyor

25.08.2014 12:09 Okunma : 10789
Atatürk Havalimanı’nın Adı Değişiyor

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu yeni yapılan havalimanının adının Recep Tayyip Erdoğan olmasıyla Atatürk’ün adının silineceğini iddia etti.

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu Basına yansıyan haberlere göre, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Lütfi Elvan’ın İstanbul’daki yeni havalimanına Recep Tayyip Erdoğan’ın adının verileceğini açıklamasının, aslında Atatürk Havalimanı’nın adının Recep Tayyip Erdoğan olarak değiştirilmesinden ibaret olduğu iddia edilmektedir.diyerek yeni yapılan havalimanının adının RTE olması demek Atatürk’ün Adının silinerek Recep Tayyip Erdoğan Adının verilmesi anlamını taşıdığını ifade ederek meclise soru önergesi verdi.
“İstanbul’daki hava sahasının darlığından dolayı iki havalimanının aynı anda kullanılamayacağı ve yeni havalimanının ilk fazı devreye girdiğinde Atatürk Havalimanı’nın tarifeli uçuşlara kapatılacağı yine iddialar arasındadır.
Bu bağlamda;
1. Yeni havalimanının ilk fazı devreye girdiğinde Atatürk Havalimanı’nın tarifeli uçuşlara kapatılacağı iddiası doğru mudur?
2. Atatürk Havalimanı’nın adının Recep Tayyip Erdoğan olarak değiştirileceği iddiası doğru mudur? İddia doğru ise, gerekçesi nedir?
3. 2002-2014 yılları arasında Türkiye’de illere göre adı değiştirilen havalimanı sayısı kaçtır? Hangi gerekçelerle bu havalimanlarının adları değiştirilmiştir? Bu havalimanlarına yeni verilen adlar nelerdir?”

Atatürk Havalimanı’nın Adı Değiştiriliyor”

22 Ağustos 2014
“Atatürk Havalimanı’nın Adı Değiştiriliyor”

13 Ağustos 2014’te, Ulaştırma Bakanı’nın açıkladığı İstanbul’daki yeni havalimanına RTE adı verilmesi kararı, aslında Atatürk Havalimanı’nın adının RTE olarak değiştirilmesinden ibarettir, zira bölgedeki hava sahasının darlığından dolayı iki havalimanı aynı anda kullanılamaz, yeni havalimanının ilk fazı devreye girdiğinde Atatürk Havalimanı’nın tarifeli uçuşlara kapatılması gerekmektedir. Bu demektir ki, 2019 veya 2020 yılında İstanbul’da iki havalimanı mevcut olacaktır: Sabiha Gökçen ve RTE. Daha net bir ifadeyle, planlanan havalimanı İstanbul’un üçüncü değil, ikinci havalimanı olacaktır. Sonuçta, Atatürk adında bir havalimanımız kalmayacaktır. Yani konu, RTE adının verilmesi değil, Atatürk adının yok edilmesidir.

Zaten TAV’ın kira sözleşmesi revize edilerek bunun altyapısı hazırlanmıştır. TAV’ın Atatürk Havalimanı’nı işletmek üzere DHMİ ile 2005 tarihinde imzaladığı ve 2021 yılında sona erecek kira sözleşmesi, 2013 yılında DHMİ’nin talebiyle yenilenerek, TAV’a erken fesih ve zarar tazminatı ödenmesi maddesi eklenmiştir. Ve zaten DHMİ Genel Müdürü Birdal bizzat, “üçüncü havalimanı” değil, “yeni havalimanı” ifadesinin daha uygun olacağını söylemiştir, çünkü planlanan havalimanı Atatürk’e ilaveten “diğer” bir havalimanı değildir, onu ikame eden bir “kapasite artırma” yatırımıdır ve onun trafiğini alacaktır.

Dolayısıyla, hükümet bizleri aptal yerine koyarak, görünürde “üçüncü” havalimanına ad koyarken, fiiliyatta Atatürk Havalimanı’nın adını değiştirmiş olmaktadır. İşte bu nedenle, yapılacağı belirtilen isim değişikliğinin tek gerekçesi, Atatürk’ün adını silmek, hatırasını unutturmaktır.

Oysa beklenen, havalimanının adının Atatürk olarak dev am etmesidir. Bu ülkenin kurtarıcısı ve bu Cumhuriyetin kurucusunun adının havalimanından silinmesi kabul edilemez. Düşünülmesi dahi abestir. Ad değiştirme niyetinin hükümetin rutin bir icraatı olmadığının herkes farkındadır. Anımsanacağı üzere, Avrupa Parlamentosu ve TBMM arasındaki Karma Parlamento Komisyonu’nun eşbaşkanı Andrew Duff 17 Eylül 2005 tarihindeki konuşmasında Atatürk’ün resimlerini resmi dairelerden indirmemizi talep etmişti. İzleyen dönemde, dıştan da destek gören uzun vadeli bir planın adım adım gerçekleştirildiğini görüyoruz. Üniversitelerde “Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi” dersi kaldırıldı, ortaöğretim kurumları yönetmeliğinde “Atatürk ilkelerine bağlılık” çıkarıldı, AOÇ talan edildi, Bakanlığın Teşkilat Yasası’nda yapılan değişiklikle MEB görevleri arasında olan “Atatürk inkılap ve ilkelerine ve anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı” yurttaşlar yetiştirme ifadeleri kaldırıldı. Ve son olarak, havalimanından adının kaldırılması planlanıyor.

Tüm siyasi partilere, sivil toplum kuruluşlarına, üniversitelere, öğrenci ve kadın kuruluşlarına ve mesleki örgütlere çağrıda bulunuyorum: Sayesinde varlık bulduğumuz Atatürk’ün adının silinmesine karşı çıkınız. İnşaatın finansmanını üstlenmeyi planlayan bankalar Atatürk’ün adını ve hatırasını yok etmeye yönelik bu girişime alet olmayı kabul etmeyiniz, bu ulus ve tarih sizi affetmez. İnşaat ihalesini alan siz, Limak-Kolin- Cengiz-Mapa-Kalyon Grubu, Atatürk’ü hedef alan bu planın bir parçası olmayı içinize sindirmeyiniz.

Ulusumuzun ve insanlığın aziz değerine yapılması amaçlanan bu saygısızlığa karşı durmak hepimizin görevidir.

Akdeniz Sevgilim

14 Ağustos 2014
Akdeniz Sevgilim

Akdeniz’i, yıllardır Zincirlikuyu’dan her geçişte gözlerimi ayıramadığım, yerinden kopartılarak bir kenara sokuşturulduğu Levent’in hercümercinde ise geçerken seçemesem de varlığını sevgiyle hatırladığım heykeli Gazze protestocuları tahrip etmiş.

Önce İstanbul’un en kalabalık ikinci meydanı Zincirlikuyu’daki yüzük taşı uzletinde, sonraları 80 desibeli aşan gürültünün kol gezdiği Maslak Levent hattında önünden akan araç trafiğini ve koşuşturan insan selini dinginlikle izleyen, koruyucu bir anne gibi kollarını açmış kucaklayan, serin parmaklarıyla adeta okşayarak huzur ve sükunet veren, göğe yükselmeye her an hazır bir melek hafifliğiyle gönlümüzün tellerini titreten Akdeniz’e kıymışlar.

Bunun üzerine, İstanbul’daki vandalların hışmını gören Edirne ve Muratpaşa belediyeleri heykeli kendileri sergilemeyi talep ettiler. Boğaz’daki İngiliz zırhlılarından sonra İstanbul’un uğradığı en büyük hakaret budur. AKM’nin 7 yıldır kapalı tutulmasını, İÜ Konservatuvarı binasına Büyükşehir Belediyesi’nce el konulmasını kabullenmeyen İstanbul, bu zillete de katlanmayacak, kendisine meydan okuyan bu taleplere, artık gelenekselleşen heykel kırıcılığının ve sanat düşmanlığının bu yeni tezahürüne gerekli cevabı verecektir.

İnsandan çok heykel bulunan Paris’te, yüzlerce meydanının her birinde onlarca heykel barındıran Roma’da, şehir merkezlerinde heykelsiz tek bir meydanı bulunmayan, önünde, duvarında, çatısında, kapısında, penceresinde heykel ve fresk bulundurmayan bir binanın hayal dahi edilemeyeceği Viyana ve Prag’da, her adımda heykellerin size arkadaşlık ettiği Berlin’de ve hatta Budapeşte’de hiç heykel kırıldığını duydunuz mu? Hayır, çünkü heykelsiz bir Avrupa düşünülemez. Çağdaş şehirlerin en güzel yapıları parlamento, opera ve tiyatro binalarıdır ve bir heykel dehlizinden veya ormanından geçmeden bu binalara giremezsiniz. Bu heykeller geçmişi en somut ve en estetik şekliyle geleceğe bağlayarak, güçlü ve kalıcı bir aidiyet duygusu yaratır. Bu aidiyet, ulusal, etnik, dinsel bağlamların çok ötesine geçerek, büyük insanlık ailesinin bir ferdi olmanın, onurlu bir yaşamın ve varoluşun saygınlığını duyumsatır.

Şüpheniz olmasın, bizim ağzıbozuk, başıbozuk siyasetçiler, idareciler, bırakın 100 Türk büyüğünü, 10 Türk büyüğünün heykellerinin, Kastamonulu Şerife Bacı’nın veya 275 kiloluk mermiyi top kundağına yerleştiren Seyit Ali Onbaşı’nın fresklerinin veya 1915 Sarıkamış Anıtı’nın önünden geçmek zorunda kalsalardı her gün, Türkiye dünya yolsuzluk listesindeki utanç verici sıralamasında giderek geriye düşmezdi. Ve yine şüpheniz olmasın, sıfırlanamayan paralara nerdeyse eşit cari açıklarla boğuşmazdı.

Yapı Kredi Bankası Genel Müdürü, Sevgili Faik Açıkalın, Akdeniz’i gerek yukarıda kısaca değindiğim somut önemine, gerekse tehlikeli bir hızla çoraklaşan sanat ortamımız için ifade ettiğim simgesel değerine ve güzelliğine yaraşır bir alana ve acilen yerleştirmenizi bekliyoruz. Karanlıkları ışıtan beyazlığıyla Türkiye’yi aydınlatmaya devam etsin. Dileriz ki, sizin çabanız diğer bankalara da örnek olur; kalkınmayı gökdelen ve AVM yığını sanan sözde şehirlerimizin çıplak, ablak ve yalnız meydanlarına umut olur.

Türkiye Sanat Kurumu Yasa Tasarısı ile Aldatmak

4 Mart 2014
Türkiye Sanat Kurumu Yasa Tasarısı ile Aldatmak

Avrupa’da kültür kurumları tanımlanmıştır ve İnsan Hakları Bildirgesi 27. madde ile kültür hakkı garanti altına alınmıştır. Türkiye’de ise ne bunlar ne de tanımlı bir kültür politikası vardır. Böyle bir temel eksiklikle malul ve sanat yönetimi kavramından bihaber bir ortamda, kurt puslu havayı sever misali Erdoğan hükümeti, “devlet finansmanı vasıtasıyla bağımsız sanat” ilkesini “devlete bağımlı sanat” ile eş tutmak suretiyle özerklik kavramına ilişkin kargaşa yaratarak sanat ve kültürün çanına ot tıkama planları yapmaktadır.

“Türkiye Sanat Kurumu (TÜSAK) ile Sanatın Desteklenmesi Hakkında Kanun Tasarısı Taslağı” devlet opera ve balesiyle devlet tiyatroları kanunlarını lağvetmeyi ve sanat “projelerine” kurulacak olan TÜSAK vasıtasıyla kısmen fon sağlamayı öngörüyor. Kültür Bakanı son bütçe görüşmeleri sırasında, bir kez daha kafa karışıklığı yaratarak devlet sanat kuruluşlarının kapatılmayacağını belirtirken bir yandan da sanat alanında devlet finansmanının ve kadrolarının bulunmaması gerektiğini söylemiştir. Bu konuşma da açıkça ortaya koymuştur ki hükümetin nihai hedefi devlet sanat kurumlarını kapatmaktır. Bu kesindir, belirsiz husus ise bunun kısa vadede mi gerçekleştirileceği, zamana mı yayılacağıdır.

Her halükârda TÜSAK Yasa Tasarısı başlıca iki büyük tehlike içermektedir:

l Birinci temel tehlike, TÜSAK’ın özerk olmamasıdır. TÜSAK atanmış memurlardır ve sivil toplum kuruluşlarının kamusal işleyişteki sorumluluklarını yok sayar. Örnek alındığı ileri sürülen İngiliz Sanat Kurumu ACE ile adı dışında bir benzerlik yoktur ve hükümet bu hususta sanat camiasıyla adeta alay etmektedir çünkü ACE kültür bakanlığı kaynaklarını kullanmasına rağmen özerktir. ACE Genel Kurulu memurlardan oluşmaz ve yerel yönetimlerin seçtiği üyeler de yer alır. Ayrıca bölgesel sanat kurulları mevcuttur. Dolayısıyla, ACE örneğinin de gösterdiği gibi, özerklik örgütlenme biçiminden ziyade işleyiştedir, yoksa Kültür bakanının ileri sürdüğü gibi özerkliğin ölçütü sanat kurumlarının “devletin şemsiyesinde” olup olmaması değildir. Çünkü kültür hakkı, tıpkı diğer insan hakları gibi, “devletten bağımsız” ve “devlet vasıtasıyla bağımsız” şeklinde iki yönlü bir özerklik içerir. Fikri Sağlar’ın ifadesiyle “Mevcut Kültür Bakanı’nın sanattan ‘devlet şemsiyesi’ni kaldırmanın özgürlük olduğuna ilişkin iddiasının tam tersi doğrudur; yani ödeneği olmayan sanat kuruluşu ve tiyatrodur özgür olmayan. Çünkü, bugün hâlâ tiyatro, opera seyircisi arzu edilen düzeyde değildir. Örneğin, sürekli turneler yapan Devlet Tiyatroları olmazsa ülkenin dörtte üçü tiyatro göremez.”Prof. Hüsamettin Koçan da mevcut tasarının “İngiltere örneğinin yakınından bile geçmediğini, tümüyle atama usulüyle çalıştığını” belirtiyor ve ekliyor. “Başkanlığını yaptığım Özerk Sanat Konseyi’nin
1995 yılında Kültür Bakanlığı ile mutabık kaldığı Ulusal Sanat Kurulu yedi sanat dalından dernek, vakıf ve sendikaların seçtiği ikişer temsilci içeriyordu.”

l İkinci tehlike ve ACE’den önemli bir fark şudur: Tasarının öngördüğü sistemde sanat dallarının yönetimleri ve bütçeleri merkezileştirilerek birbiri içinde eritilecektir. Fikri Sağlar
bu düzenlemenin yol açacağı çoğunlukla gözden kaçan ama can alıcı bir sonucu net bir şekilde ortaya koyuyor: “Hangi sanat dalına ne kadar destek verileceği dikkatlerden kaçırılacak. Bunun sonucunda, bale, opera, senfoni göz ardı edilecek ve yıldan yıla değişen uygulamalarla çok ihtiyaç duydukları süreklilik
ve istikrardan mahrum bırakılmak yoluyla yok oluşa terk edilecektir.”

Diğer taraftan ACE ise stratejik öneme sahip ve “Ulusal Portföy Kuruluşları” şeklinde tanımladığı sanat kurumlarıyla çok yıllık anlaşmalar yapar ve kesintisiz fon sağlar. Yani, yaptığı iş mevcut tasarının öngördüğü gibi, basit bir “proje” finansmanı meselesi değildir. ACE 2012/2013 yılı toplam 440 milyon sterlinlik bütçesinin yüzde 71’ini stratejik kurumlara ayırmıştır. Dahası, söz konusu fonun yüzde 40’ını da ilk on kuruma tahsis etmiştir ve ilk on kurumun yedisi bale ve opera kuruluşlarıdır:
Royal Opera House, English National Opera, Opera North, Birmingham Royal Ballet, English National Ballet, Welsh National Opera ve North Music Trust. Diğer ikisi Royal National Theatre ve Royal Shakespeare tiyatrolarıdır.

Tasarının diğer bir riskli ve muğlak yönü, sanat faaliyetlerinin artan şekilde ve tüm yurt çapında sponsorlukla finansmanını öngörmesidir. Oysa, sponsorluk bilincinin ve özellikle isteğinin ülkemizdeki yetersiz durumu nedeniyle, sponsorluk yapmanın prestij sağladığı bir ülkenin model alınması başlı başına
bir tartışma konusudur. Örneğin Cihat Aşkın 2001 yılında kurduğu İstanbul Oda Orkestrası’nda sponsor kullanmayı tercih etmediğini belirtirken AKM’de yöneticilik yapmış bir sanatçı, AKM ve İstanbul dışında sponsor bulmanın zorluğunu açıklıyor. İstanbul Devlet Opera ve Bale Müdürü Suat Arıkan, “Ülkemizde sponsorluk doğru konumlandırılmadığı için, fon bulmak amacıyla ticari eserler sergilemek gerekir” derken, Fikri Sağlar “Türkiye koşullarında sponsorun kapısında yatan sanatçı, olsa olsa onun hoşuna giden, daha çok seyirci çeken eserlere yönelecektir” şeklinde görüş bildiriyor.

Buna karşılık, Royal National Theatre 2011-12 faaliyet raporunda 17 sayfa, Metropolitan Opera 2010-11 faaliyet raporunda 4 sütuna 22 sayfa destekçi listesi mevcuttur. Yine de yüksek bilince rağmen, Avrupa’da sponsor geliri oranı çok düşüktür: Son faaliyet raporlarına göre bağış oranı toplam bütçelerinin National Theatre’da yüzde 8 (6.6 milyon sterlin), English National Opera’da yüzde 10 (3.6 milyon sterlin), Royal Opera’da yüzde 16 (18.4 milyon sterlin) ve Opera National de Paris’de yüzde 4’tür (9.1 milyon Avro).

Sonuç, sanatçıların opera, senfoni orkestrası, bale gibi sanat disiplinlerini yok etmekle eşit gördüğü ve Kültür Bakanlığı’nın ise seslerini duyurmaya çalışan tüm paydaşlara kulağını tıkadığı bir tasarıdır ortada olan.

Türkiye Sanat Kurumu Yasa Tasarısına İlişkin Görüşler

Ocak 2014
Türkiye Sanat Kurumu Yasa Tasarısına İlişkin Görüşler

Avrupa’da kültür kurumları tanımlanmıştır ve İnsan Hakları Bildirgesi 27. madde ile kültür hakkı garanti altına alınmıştır. Türkiye’de ise ne bunlar, ne de tanımlı bir kültür politikası vardır. Böyle bir temel eksiklikle malul ve kültür yönetimi kavramından bihaber bir ortamda, kurt puslu havayı sever misali, hükümet özerklik kavramına ilişkin kargaşa yaratarak sanat ve kültür hayatımıza radikal bir darbe indirme planları yapmaktadır. Kültürün fonlanması Avrupa’da da Amerika’da da tartışılıyor; ama oradaki konu fon kaynaklarını dengede tutmak iken, “Türkiye Sanat Kurumu ile Sanatın Desteklenmesi Hakkında Kanun Tasarısı Taslağının” konusu özelleştirmedir. Tasarı devlet opera ve balesiyle tiyatrosunu ve senfoni orkestralarını kapatmayı, bu işleri yapmak isteyen özel kuruluşların “projelerine” kısmi fon sağlamayı öngörüyor. Bir koşulla: Kültür Bakanlığının atayacağı Türkiye Sanat Kurulunun beğendiği eserler olması koşuluyla. Fon miktarı da eserlerin bütçelerinin azami %50’si oranında olabilecek.

Sözkonusu tasarıya ilişkin olarak sanat camiasının çeşitli düzeylerinde yaptığımız görüşmeler gösteriyor ki, başbakanın tiyatrocuları fevri azarlayışı sonucu spontane başlatılan yasama çalışmaları, “ben yaptım oldu” türü bir ürün ortaya çıkarmıştır. Zira hiçbir paydaşın görüşü alınmadığı gibi, gerek Özerk Sanat Konseyi ‘nin 1990’lara uzanan ve defalarca gündeme gelen çalışmaları, gerekse 2000’li yıllarda Kültür Bakanlığı müfettişlerinin diğer ülke sanat düzenlemelerine ilişkin raporları görmezden gelinmiştir. Sivil toplum kuruluşlarının kamusal işleyişteki sorumlulukları ve rolleri yok sayılmıştır. Dahası, örnek alındığı ileri sürülen İngiliz Sanat Kurumu ACE ile adı dışında bir benzerlik yoktur ve hükümet bu hususta sanat camiasıyla adeta alay etmektedir. Başlıca üç nedenle:

• ACE Kültür Bakanlığı kaynaklarını kullanmasına rağmen özerktir. ACE Genel Kurulu memurlardan oluşmaz ve yerel yönetimlerin seçtiği üyeler de yer alır. Kültür Bakanlığı başmüfettişi Zafer Yer’in 2004 tarihli raporu da ACE’yi “hükümetten tamamiyle bağımsız” bir kuruluş şeklinde tanımlamıştır. Diğer bir deyişle, Kültür Bakanının ileri sürdüğü gibi özerkliğin ölçütü sanat kurumlarının “devletin şemsiyesinde” olup olmaması değildir.

• Ve diğer çok önemli bir fark olarak, ACE kesintisiz fon sağlamak üzere stratejik öneme sahip sanat kurumlarıyla çok yıllık anlaşmalar yapar. Yani, yapılan iş mevcut tasarının öngördüğü gibi, basit bir “proje getir, finansman al” meselesi değildir. ACE “Düzenli Fonlanan Kuruluşlar “ (Regularly Funded Organisations), olarak adlandırdığı bu kuruluşları 2013’ten itibaren “Ulusal Portföy Kuruluşları” (National Portfolio Organisations) şeklinde tanımlıyor. Dolayısıyla, Kültür Bakanı gezi nedeniyle ödeneklerini kestiği tiyatrocuları kendilerine verilen parasal desteği “ebedi, dokunulmaz bir ayrıcalık olarak algılamakla” suçlarken hiç haklı değil. ACE 2012/13 yılı toplam 440 milyon sterlinlik bütçesinin %71’ini (325 milyon sterlin) stratejik kurumlara ayırmıştır. Dahası, sözkonusu fonun %40’ını da ilk on kuruma tahsis etmiştir ve ilk on kurumun yedisi bale, ve opera kuruluşlarıdır: Royal Opera House, English National Opera, Opera North, Birmingham Royal Ballet, English National Ballet, Welsh National Opera ve North Music Trust. Diğer ikisi Royal National Theatre ve Royal Shakespeare tiyatrolarıdır.

• Kaldı ki, sponsorluk mekanizmasının gelişmiş ve yerleşmiş olduğu İngiltere ve Avrupa’nın model alınması başlı başına bir tartışma konusudur. Ülkemizde Maliye verilerine göre, 2012 yılındaki toplam TL2.8 milyarlık bağışın %82’si (TL2.3 milyar) din amaçlı ve yalnızca binde 2’si (TL54 milyon) kültür ve turizm amaçlıdır. Görüşmecilerimizin de aşağıda belirttiği gibi, sponsorluk ülkemizde daha çok bir pazarlama aracı olarak görülmektedir. Buna karşılık, Royal National Theatre 2011-12 faaliyet raporunda 17 sayfa, Metropolitan Opera 2010-11 faaliyet raporunda 4 sütuna 22 sayfa destekçi listesi mevcuttur. Yine de yüksek bilince rağmen, Avrupa’da sponsor geliri oranı çok düşüktür: Son faaliyet raporlarına göre bağış oranı toplam bütçelerinin National Theatre’da %8 (6.6 milyon sterlin), English National Opera’da %10 (3.6 milyon sterlin), Royal Opera’da %16 (18.4 milyon sterlin) ve Paris Operasında (Opera National de Paris) %4’tür (9.1 milyon avro).
Tasarının yerel yönetimlerin sanat ve kültür için bütçe ayırmaları hükmü de halen amaca dönük olmaktan uzaktır ve bu husus aşağıda ayrıca incelenecektir.
Sanatçılarımızın sözkonusu tasarıya ilişkin aslında sayfalar tutan görüş ve önerileri aşağıda çok kısaca özetlenmiştir.

Tiyatro
Tiyatro duayeni Gencay Gürün iki gerekçeyle tasarıya karşı çıkıyor: “Oyuncuların mezun olduktan sonra kendilerini geliştirmesi ancak devamlılık arzeden kurumlarda, büyük oyunlarda mümkündür. Bir Laurence Olivier ile oynamak her oyuncu için önemlidir. Getirilmek istenen sistem hem oyuncuların gelişmesine ve yetişmesine olanak vermeyecek, hem de sanatın geleceğini kararttığı için sanatçı olmak isteyenlerin sayısı düşecektir. Bu da uzun vadede sanat ve kültürün yok oluşu demektir. Fonlama hususunda ise, Türkiye’nin mevcut durumunda sanata azami %50 finansman yetersizdir. Bütün klasikler kalabalıktır, hem para, hem geniş kadro gerektirir. Devletin ciddi desteği olmadan hiç bir özel tiyatro klasik eserleri geniş kitlelere ulaştıramaz. Sonuçta büyük bir kültür boşluğu açılır, kültür yeni nesillere aktarılamaz. Ayrıca tasarının öngördüğü, dış kaynaklara oyun ihalesi hiçbir yerde yoktur”
– Tasarının klasik eserleri kollama kaygısı olmalı mı?
– Benim tanıdığım her ülkede klasikler olmazsa olmazdır; tiyatroda klasikler oynanır, edebiyatta klasikler okutulur. Tiyatroda, opera, bale, orkestrada milliyetçilik olmaz, bunlar uluslararası formatlardır. Hiçbir ülke bu benim değil, milli değil demez. Bu sanat disiplinlerinin temel formatı evrenseldir, işledikleri şey de insandır ve bu insan tüm dünyada aynıdır.”
Gürün tiyatroya devlet desteğinin niçin önemli boyutta olması gerektiğini bir nedenle daha açıklıyor: “Kaldı ki Türk tiyatrosu merdivenin üst basamaklarına varmış değil daha. Altyapı eksikleri mevcut. Kaç Türk yazarı var dünya çapında oyunları oynanan? Kaç Türk oyunu klasik mertbesindedir?” Bu değerlendirme aynı zamanda, Kültür Bakanının geçtiğimiz Kasım ayında gezi nedeniyle tiyatro desteklerini kaldırma gerekçesinden bahsederken “artık (tiyatroda) gelişme aşamasından çıktık” argümanına da cevap teşkil eder nitelikte.
Gencay Gürün konuşmasını şöyle bitiriyor “Belirttiğim bu nedenlerledir ki hiç bir medeni ülkede devletin sanat ve kültürde işlevi bitmemiştir.” Konuya ilişkin beklenti ve önerisi ise kısa, ama çarpıcı: “Hükümetin bir karar vermesi lazım: Eğer Avrupa’lı olmak istiyorsa uluslararası kültürü devam ettirmes gerekir. Tiyatro, opera, klasik müzik yoksa, bir insanın Avrupa’lı olmasına imkan yoktur, gerek de yoktur zaten.”

Orkestra
Cihat Aşkın, görüşmemize başlarken, bir noktayı özellikle vurgulama gereğini duydu: hükümetin sanatta özelleştirme girişimini siyasi ve ideolojik bir hareket değil, ekonomik ve düşünsel gelişimin bir evresi olarak gördüğünü belirtti. Tasarıyı kapitalleşmenin günümüzde ulaştığı boyutta, sermaye gruplarının politika oluşturmada artan şekilde söz sahibi olmasının ve buna paralel olarak devletin minimize edilme çabasının “acı ancak kaçınılmaz” bir sonucu olarak değerlendiriyor.

Aile başına yılda sadece 6 avro kültür sanat harcaması yapıldığı ve ortalama eğitimin 6 yıl olduğu bir ülkede sanat üretiminin ve tüketiminin desteklenmesinde devletin işlevinin devam ettiğini, aksine bir seçeneğin kültür hakkını ihlal edeceği görüşlerini hatırlatıyorum.“Çok haklısınız. Hükümetin devletin sanat kurumlarını bu şekilde lağvetmesine çok üzülüyorum,” dedi ve devam etti: “İdeal değil ama, sistem buraya doğru gidiyor. Dünya çapında ekonomide kapitalleşme arttıkça çok uluslu şirketler politika üretmeye başladılar. Böyle bir sermaye modelinin olduğu dönemde idol devlet kurumlarını sürdürmek imkansızdır.”

Sanatın yapılanmasına ilişkin önerisini öğrenmek istiyoruz: “Mevcut tasarı bu haliyle sanat ve kültür kuruluşlarını giyotine göndermektir sadece. Benim beklentim ve önerim, mevcut sistemin kaldırılması yerine iyileştirilmesidir. Devlet sanat kuruluşları Batıdaki 100-150 yıllık Filadelfiya, Berlin Senfoni Orkestraları vb kuruluşlar gibi ticarileşmelidir. Ben siyasi görüşlerden uzağım, ancak varolan kuruluşları lağvetmeden sübvanse etme sistemi getirilmeli, çünkü toplumun ve kişinin gelişiminde kültürün rolünün, ulusal ve toplumsal bütünlüğün ve aynı gayeye yönelişin, birlikte hareketin sağlanmasında sanat ve kültürün işlevini gözetmek, devletin asli görevidir. Bu amaçla sözleşmeli çalışma vb yöntemler geliştirilebilir. Orkestralara CEO’lar getirerek nasıl kendilerini idame ettirecekleri öğretilmeli ve gösterilmelidir. Devlet bir süre hibrid bir yapı devam ettirmeli ve özerk bir yapıyla nasıl çalışılacağını öğretmelidir. Bazı kurumlarda devletin bunu yaptığını görüyoruz.”

Tasarı yasalaştığı takdirde sanat ve kültür hayatımızda nasıl bir senaryo beklediğini soruyoruz, net bir cevap geliyor: “Kazanılmış, yaratılmış değerler kaybolacak. Alternatif yapılar oluşturmadığımız için sanat ve kültür hayatında büyük bir boşluk doğacak”
– Boşluğu doldurmak için ne yapılmalı?
– Sivil toplum örgütlenmesi yoluyla bu boşluğu doldurmayı öğrenmemiz lazım.

Sivil toplum örgütlenmesiyle sponsorluk düzenlemelerini de kastettiğini anlıyoruz Aşkın’ın. Bunun üzerine “Devlet finansmanı dışında kalan kaynak ihtiyacı sponsorlukla karşılanabilir mi Türkiye’de” sorumuzun cevabı, karşılamama olasılığını değerlendirmek yerine, bir zorlamanın varlığına işaret ediyor: “Karşılamama seçeneğimiz yok. Hükümet vermek istemiyor çünkü. Bu durum doğal seleksiyon kuralına benziyor: Güçlüysen ayakta kalırsın.”

Aşkın bu noktada başta belirtmiş olduğu kapitalleşme trendine uyumlu bir örnek olarak İstanbul Oda Orkestrası girişiminden bahsederek 2001’de Hakan Şensoy ile birlikte İstanbul Oda Orkestrasını kurduğunu ve 12 yıldır devam ettirdiğini söylüyor. Ama konuşmamızda ortaya çıkıyor ki, Aşkın sanatçılar için yukarıda sıraladığı önerileri kendisine uygulamamış, ne ticarileşmiş, ne de sponsor bulmuş. “Önerdiğiniz halde neden ticarileşmediniz” sorumuzu “Orkestra birincil amacım değildi,” şeklinde cevaplıyor.
– Peki sponsor sağlayabildiniz mi?
– Hayır, sponsor istemedim, çünkü kendi adlarını ve reklamlarını öne çıkarmak istiyorlar. Asıl amaçları sanatı desteklemek değil, marketing yapmak.

Bu cevap, dünya çapında sanatın finansmanına ilişkin uzun yıllardır yürütülen tartışmaların neden sponsorluğun en az arzu edilen seçenek olduğu sonucuna ulaştığını en iyi şekilde anlatıyor. İkinci olarak da, ülkemizde sponsorluk bilincinin henüz çok uzun bir koşu olduğunu anlatıyor.

Sanattaki özelleştirmeyi neoklasik/neoliberal gelişmenin kaçınılmaz sonucu görmesi yönünden diğer görüşmecilerden ayrılan Aşkın’ın en azından bu son sözleri bile tasarı metnini hazırlayanların durup bir kez daha düşünmelerini gerektirecek keskinlikte.

Ülkemizde sponsorluk tecrübesine ilişkin olarak Cihat Aşkın’a ek bir görüş daha almak istiyoruz. Borusan Sanat görüş bildirmekten kaçınıyor. Yıllardır Bursa Bölge Senfoni Orkestrası’na destek sağlayan Bursa Filarmoni Derneği tasarıdaki %50 finansman oranını tehlikeli buluyor ve bunun uygulanabilir olduğuna inanmıyor. “Bu tasarı, opera, bale ve senfoni orkestrası gibi sanat faaliyetlerini külliyen lağvedecektir. Bu ancak bir AB ülkesi değil de, Orta Doğu ülkesi olacaksak kabul edilebilir bir durumdur.”

Bursa Filarmoni Derneği de Cihat Aşkın gibi, senfoni orkestralarının yaygınlaştırılması gerektiğini vurguluyor. “Her kentte bir senfoni orkestrası olmalıdır. Çünkü kültürel faaliyetler markalaşma yolunda son derece önemlidir. Örneğin Bursa marka şehir olmayı amaçlayan bir şehirdir. Turistler bir senfoni orkestrasının varlığını duyunca mutlu oluyorlar, oteller senfoni program ve broşürlerini gururla odalarına koymaya başladılar. Gelen iş adamlarını konserlere götürmek bizler için bir prestij kaynağı oluyor, onlar için de güzel bir sürpriz oluşturuyor.”

Bursa Filarmoni önerilerini üç noktada özetliyor:
• Sanat kuruluşlarının idari yönetim fonksiyonu sanat yönetiminden ayrılmalı ve kültür-sanat işletmeciliğini bilen CEO’lar istihdam edilmeli.
• Özerklik salt mevzuatta değil, fiilen de sağlanmalıdır. İçerik denetlemesi özerkliğe aykırıdır.
• Devlet ve yerel yönetim birlikte finansman sağlamalıdır. %60 devlet, %30 belediyeler ve %10 özel sektör desteği şeklinde bir finansman bileşimi uygundur Bu amaçla sponsorluk teşviği geliştirilmelidir.
Bursa Filarmoni yerel yönetim katkısı hususunda özel çaba gösterilmesi gerektiğine dikkat çekiyor: “Biz Bursa’da belediyenin salon tahsisini nisbeten yakın zamanda ve kişisel ilişkileri devreye sokarak sağlayabildik. Çünkü Bursa gibi modern ve müreffeh bir kentte bile belediyenin klasik sanat bilinci ve aşinalığı ne yazık ki yeterince gelişmiş değil.”

Gerçekten de, tasarının öngördüğü yerel yönetimlerin sanat ve kültür için bütçe ayırmaları hükmü mevcut durumda geçerli değildir, zira yerel yönetimlerin kültür-sanat faaliyetleri büyük çoğunlukla birbirinin kopyası, verimsiz çalışmalardan ibarettir. Dr. Gökçe Okandan’ın doktora çalışması, belediyelerin kültürel faaliyetlerinin verimli ve amaca dönük olması açısından eğitilmeye ihtiyaç duyduklarını ve bunun ancak uzun dönemde gerçekleşebileceğini açıkça ortaya koyuyor. Keza, İngiliz Sanat Kurumu ACE’nin 2012 yılı bağımsız denetçi raporu (Norgrove Raporu) da Bölgesel Sanat Kurullarıyla ve bunların bünyesindeki yerel yönetimlerle çalışmanın güçlüğüne işaret ediyor: “Yerel yönetimlerin sanat politikalarında ve stratejilerinde tutarlılık yoktur ve bu durumun önümüzdeki dönemlerde de devam etmesi beklenmektedir.” Ancak Norgrove Raporu aynı zamanda da bunun sağladığı vazgeçilemez faydaları sıralamakta ve ACE’ye otonom yerel yönetimleri, kendi başlarına bırakmak yerine, Ulusal Sanat Kurulu bünyesinde tutmaya devam etmesini önermektedir.

Opera Bale
Halen Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü 1309 Sayılı Kuruluş Kanun’una göre Teknik Kurul ile Disiplin Kurulu çalışmalarına sanatçılar katılıyor ve il müdürlükleri kararlarını bağımsız olarak alıyorlar. Konuştuğumuz bir grup opera solist sanatçısı, kuruluş kanununun opera ve baleye bir ölçüde özerklik sağladığını belirterek, devlet sanat kuruluşlarının sanatsal özerklikleri korunarak devlet içinde kalması gerektiğini ısrarla vurguladılar. Sanatın yönetimini sanatçılar yerine tamamiyle atanmışlara, yani iktidara bıraktığı için yeni sisteme birinci temel itirazı özerklik açısından yöneltiyorlar. Bir sanatçımız konuyu biraz daha açtı: “Özerklik örgütlenme biçiminden ziyade işleyiştedir. Tasarının örnek aldığı ACE bunun en iyi örneğidir: Mart 2013 itibariyle ACE bütçe gelirinin %82’sini Kültür Bakanlığı fonu oluşturmaktadır. Bununla birlikte, ACE özerk bir kuruluştur.” Diğer bir görüşmecimiz araya girdi: “Bir devlet kurumu olan Merkez Bankası’nın özerkliği nasıl sağlanıyorsa Türkiye Sanat Kurumunun da özerkliği sağlanabilir.”

Ayrıca oluşturulması planlanan Türkiye Sanat Kurul’unun 11 üyesinin nitelikleri de sanat disiplinlerine eşit davranılıp davranılmayacağı açısından soru işareti taşıyor. Örneğin üyeler arasında bale uzmanı, opera uzmanı bulunacak mı, belirtilmemiş.

Opera, bale ve senfoni orkestrası sanatçılarının ikinci temel kaygıları sponsorluk mekanizmasının ülkemizdeki yetersiz ve bilinçsiz durumu. Yerel orkestraların, küçük tiyatro topluluklarının bol sayıda bulunduğu, sponsorluk yapmanın prestij sağladığı bir ülkenin Türkiye için yanlış örnek olduğunu vurguluyorlar. AKM’de yöneticilik yapmış bir sanatçı ekliyor: “Bizde de AKM’nin sponsorları vardı. Ama AKM ve İstanbul dışında sponsor bulmak zordur çünkü buralarda hem sermaye grupları sınırlıdır, hem de AKM kadar seyirci kapasitesi yüksek ve gözde mekanlar azdır.”

Konuştuğumuz sanatçı grubu opera, senfoni ve balede özelleştirmeyi ham hayal olarak görüyor. “İlk olarak, operada seyirci ücreti cüzidir, hangi özel kuruluş yapar operayı. İkinci olarak, bütçemiz kalkıyor, onun yerini başbakanın keyfine bağlı ulufe geliyor. Üçüncü olarak, azami %50 finansman oranı iki açıdan sorunludur: Yeterliliği tartışmalıdır çünkü sanat hamiliği ve sponsorluğu bilinci ülkemizde emekleme dönemindedir ve gerekli teşvikler tanınsa bile bu bilincin gelişmesinin bugünden yarına gerçekleşmeyeceği aşikardır. Ayrıca koşula bağlı olması da düşünce ve ifade özgürlüğünü kullanılamaz duruma sokar.”

Sanatçılar nihai görüşlerini şu ifadeyle özetliyor: “Yukarıda sayılan koşullarda yasa tasarısı opera, senfoni orkestrası, bale gibi sanat disiplinlerini yoketmekle eşittir.”

Son gelişmeleri hatırlayınca, sanatçıların niyet okumadıklarını, “beklenen senaryo”yuı gözönüne serdiklerini anlamak zor değil. Zira hatırlanacağı üzere, örneğin başbakanın sanata destek kiriteri “istediği eserler” olması, Kültür Bakanlığının kriteri de geziye katılmamış olma ve genel ahlaka, toplumun genel anlayışına uygunluk gibi kriterlerdir. Mevcut uygulamalarının da gösterdiği gibi, hükümet esnek ve soyut kavramlara dayalı bir denetleme mekanizması yoluyla kendisine müthiş bir hareket özgürlüğü sağlarken kişi hak ve özgürlüklerini bu geniş takdir yetkisiyle sınırlandırma amacındadır. Dolayısıyla, sanatçıların azami %50 finansmanın hangi koşulla kullandırılacağını tahmin etmeleri için bugüne bakmaları yeterlidir.

Istanbul Devlet Opera ve Bale Müdürü Suat Arıkan da kar amacı gütmeyen kuruluşlar olan sanat kurumlarının otonomisini sağlamanın devlete düştüğüne inanıyor: “Tasarının mevcut haliyle yasalaşması opera, bale ve senfoni orkestralarının %99.9 çökmesi anlamına gelir. Tiyatro görece biraz daha şanslı sayılabilir zira proje başı çalışmaya yatkın yönleri vardır. Ancak opera, bale ve orkestra, fabrika gibi takım halinde ve durmaksızın çalışmalıdır.” diyor ve ekliyor: “Opera ve bale zor disiplinlerdir, sürekli antrenman gerektirir, perdelerini sürekli açmaları gerekir. Projelerin mevcudiyetine bağlı olarak bir dükkan gibi açıp kapatamazsınız bu kurumları. Bu sanatları yaşatmakta samimiyse, tasarı hayal görüyor demektir.”

Yasa tasarısının hangi amaçla hazırlandığını soruyoruz: “Tasarının amacını değerlendirmekte güçlük çekiyoruz. Amacı, daha ideal bir sistem getirmek midir, yoksa bu sanat dallarını lağvetmek midir? Hükümet dürüst davranmalıdır: bu disiplinlere devam mı edilecek, yoksa son mu verilecek, açıkça ortaya koymalıdır.”
Arıkan burada yaşadığı bir paradoksa değiniyor: “Mevcut sistemi yıllardır eleştiren biri olarak şimdi savunmak durumunda kalıyorum. Yeni tasarının ve yeni yapılanmaların amacı sistemi düzeltmek olmalı, fişini çekmek değil.”

Arıkan’a göre, düzeltilmesi gerekli baslıca konu performans değerlendirmesinin yokluğudur. Ancak bu konudaki önerileri Kültür Bakanlığınca kabul görmemiş. Arıkan gelişmemişliği ve bilinçsizliği yanında sponsorluğun diğer bir tehlikesine dikkat çekiyor: “Ülkemizde sponsorluk doğru konumlandırılmadığı için, fon bulmak amacıyla ticari eserler sergilemek gerekir. Ticari proje sanat sayılır mı? Bir Jül Sezar oynar mı ticari kuruluş?“

Suat Arıkan’ın önerisi şöyle: “Mevcut ya da yeni, hangi sistem olursa olsun, destek koşulsuz sağlanmalıdır. Sanat yönetmeninin hayallerine, yani yaratıcılığına, destek olacak devlet ve sponsorlar gerekli. Aksi bir sistem şuna benzer: Özenerek ve paralar ödeyerek takıma antrenör tutuyorsun. Sonra da santrafor şu olsun, sağbek bu olsun diye yön veriyorsun.”

Önceki yasal düzenlemeler
Prof. Hüsamettin Koçan mevcut tasarının hayal kırıklığı yarattığını belirterek, yaşayan sanatın ihtiyacı olan dinamizmi sağlamaktan uzak olduğuna dikkat çekiyor ve ekliyor: “Tasarı İngiltere örneğinin yakınından bile geçmiyor. Getirilmesi amaçlanan yapı tümüyle atama usulüyle çalışıyor, sivil önerinin yolunu kesiyor, denetlenemeyen ve değiştirilemeyen bir yapı öngörüyor.”

Koçan 1990-97 yılları arasında başkanlığını yaptığı Özerk Sanat Konseyi’nin 02.11.1995 tarihinde Kültür Bakanlığı ile imzaladığı protokoldeki ve bundan hareketle hazırlanan Ulusal Sanat Kurulu yasa teklifindeki sanat yapılanmasını şöyle özetliyor: “Kültür Bakanlığı ile mutabık kaldığımız Türkiye Sanat Kurumu yapılanmasında Ulusal Sanat Kurulu genel kurul niteliğinde olup, belirlenen altı sanat dalından ikişer temsilci içerir. Bu temsilcileri ilgili alanda çalışan dernek, vakıf ve sendikalar seçer ve Kültür Bakanı onaylar. Ulusal Kurul yılda bir kez toplanarak, Türkiye Sanat Kurumu’nun yıllık çalışma programını ve bütçesini onaylar ve Kurum Başkanı ile Yönetim Kurulu ve altı Sanat Kurulunun üyelerini belirler. Sanat Kurulları yılda dört kez toplanarak, gelen projeleri değerlendirir ve destek miktarlarını belirler. Böylece alttan yukarıya temsiliyet yoluyla oluşan bir yapı öngörmüştük. Kurum’un bütçesi ise başta Kültür Bakanlığı tahsisatı olmak üzere, yerel yönetimlerin sağladığı kaynaklar, bağışlar ve sponsorluk gelirlerinden oluşuyordu.”

Fikri Sağlar, diğer görüşmecilerin aksine, tasarının niçin kotarıldığı konusunda mütereddit değil: “Tasarı muhafazakar ama demokrat olmayan bir iktidarın, dini bahane ederek sanata karşı çıkmasını temsil etmektedir.”

Sağlar devam ediyor: “Demokrasiyi özümsememiş siyasetçiler özgür düşünceye yol açtığı için sanattan hoşlanmaz ve sanata müdahale ederler. Bu hükümet döneminde en çok bakan değiştirenin Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıkları olmasının gerekçesiyle, sanat yasa tasarısının temel gerekçesi aynıdır, bunu görmek lazım. Her ikisi de insana yatırım yapan bakanlıklardır. Hükümetin her iki bakanlığın da fonksiyonlarını köreltmeye çalıştığına şahit oluyoruz. Toparlarsak, bu tasarıyla hükümet toplumu ayrıştırarak iki Türkiye yaratmak istiyor: kültürel kişiliği gelişmiş, yaşamayı bilen insanın yanında, biat eden amorf bir toplum oluşturmak peşinde.”

Kendi Kültür Bakanlığı döneminde hazırlanan Ulusal Sanat Kurulu yasa tasarısı ile bugünkü tasarının farkı konusunda şu açıklamayı yapıyor: “Bizim sistemde ödenekli sanat kurumları varlıklarını devam ettiriyorlardı. Ayrıca, bizim oluşturduğumuz Ulusal Sanat Kurulunda, Kültür Bakanlığı temsilcisi dışındaki tüm üyeler sanat kuruluşları temsilcileri iken şimdiki Kurul atanmış memurlardır. Bu ise kendi düşünce kalıplarına uygun kişilere destek demektir.

Sanat kuruluşlarının bütçelerinin devlet desteği dışında kalan %50-60 veya 70’lik , belki de %80-90’lık kısmının sanatçılar tarafından karşılanması hükmü ise işlemeyecek bir yöntemdir. Türkiye’deki gelir dağılımı buna elvermez. Halen ailelerin sadece %20’si kültür için harcama yapabiliyor. İkinci neden mekan, teknik düzenleme, sanat yönetimi vb bağlamdaki kurumsal altyapı eksikliğidir. Ayrıca, Türkiye’de sponsorluk isteği ve özellikle bilinci gelişmemiştir. Türkiye koşullarında sponsorun kapısında yatan sanatçı, olsa olsa onun hoşuna giden, daha çok seyirci çeken eserlere yönelecektir. Bu ise toplumun düşünce seviyesini ve kapasitesini aşağı çeken sanat olacaktır. TV dünyasından biliyorum; yönetmenlere ilköğretim 5. sınıf seviyesini aşmayan şeyler yapmaları telkin ediliyor.”

Sağlar’ın, hükümetin planladığı düzenlemenin yol açacağı sonuçlara ilişkin cevabı, çoğunlukla gözden kaçan, ama can alıcı bir hususu net bir şekilde ortaya koyuyor: “Öngörülen sistemde sanat dallarının yönetimleri ve bütçeleri merkezileştirilerek, birbiri içinde eritilecek. Hangi sanat dalına ne kadar destek verileceği dikkatlerden kaçırılacak. Bunun sonucunda, bale, opera, senfoni gözardı edilecek ve yıldan yıla değişen uygulama ve değerlendirmelerle, çok ihtiyaç duydukları süreklilik ve istikrardan mahrum bırakılmak yoluyla yok oluşa terkedilecektir.”

Sağlar diğer bir sonuca daha işaret ediyor: “Tasarı sanat yoluyla ifade özgürlüğü kavramının içini boşaltıyor. Mevcut Kültür Bakanının sanattan “devlet şemsiyesi”ni kaldırmanın özgürlük olduğuna ilişkin iddiasının tam tersi doğrudur; yani ödeneği olmayan sanat kuruluşu ve tiyatrodur özgür olmayan. Çünkü, bugün hala tiyatro, opera seyircisi arzu edilen düzeyde değildir. Örneğin, sürekli turneler yapan Devlet Tiyatroları olmazsa ülkenin dörtte üçü tiyatro göremez.”

Sağlar ayrıca, İngiltere’deki sanat yapılanmasıyla aramızdaki temel farklara, yani İngiliz Sanat Kurumu yönetiminde sanatçıların ağırlıklı rolüne, Kurum’un denetleyici değil teşvik edici fonksiyonuna ve destek sürecinin her aşamasındaki oturmuş ve halka açıklanmış kuralların mevcudiyetine değiniyor ve sözlerini şöyle bağlıyor: “Türkiye’deki tasarı ise sanatı siyasi iktidarın malzemesi haline getirecek ve bir süre sonra da çökertecektir.”