Ucubenin Yıkımının İkinci Yıldönümü ve Kültürde Manzara-i Umumiye

10 Ocak 2013
Ucubenin Yıkımının İkinci Yıldönümü ve Kültürde Manzara-i Umumiye

Sanat mı ruhlar korosu mu?

Bugün başbakanın Kars’taki İnsanlık Anıtı’nı estetik bulmadığı ve “gereken yapılsın” talimatını verdiği günün ikinci yıldönümü. Yaklaşık 3,5 ay sonra da 26 Nisan 2011’de başbakanın ucube olarak nitelediği heykelin yıkımı fiilen başlamıştı. 8 Ocak 2011, bilinçli yaratılan gündemin hayhuyuna kapılan halkın ve aydınların gözden kaçırdığı bir kırılma noktasıdır. Ülkedeki 43 güzel sanatlar fakültesinin, öğrencilerinin, öğretim üyelerinin, mezunlarının ve sanatçıların oluşturduğu sanat kriterleri yerine, başbakanın sanat ölçütlerinin ikame edidiği tarihtir. 8 Ocak 2011’den itibaren Türkiye’de sanatın varlığından bahsetmek abesle iştigaldir ve sanat adına yapılan her eylem, ortaya konan her yapıt, ağızdan çıkan her replik, başbakanın bir sözüne kadar varlığı devam edebilecek, nereye gideceğini bilemeden gayesiz ortada dolaşan, titrek ve solgun ruhlardır artık. Bir fetvalık canları vardır sadece. “Yıkıla” emrinin ne zaman başlarına ineceğini bekleyen pusmuş, sinmiş, şaşkın ve korkak ruhlar korosundan ibarettir artık sanat ve sanatçı 8 Ocak 2011’den itibaren.

Ucube heykelle sarı öküz verilmiştir, sanatın mührü artık başbakana geçmiştir ve Türk sanat tarihi “ucube öncesi” ve “ucube sonrası” şeklinde anılacaktır.
Ucube sonrası dönem halen boşluktan ibarettir. Yasal düzeyde bakıldığında, anayasanın 63 ve 64. maddelerinin teminat altına aldığı kültürel haklar bu tarihten sonra iktidarın izin verdiği “sözde” kültür haklarına dönüşmüştür. Güzel sanatlar okulları ve kurumları bir hiç mertebesine indirgenmiştir, yok hükmündedirler artık. Fetvaya sanat içi ve dışı camiadan ne bir ses ne bir nefes çıkmadığına göre bu böyledir artık.

Sanat başbakanın belirlediği midir bundan böyle?
UNESCO tanımıyla kültür, geniş bir kavram olup, sanatı, kültürel sanayiyi, örenleri, yerel kültür ve dilleri, rekreasyon ve spor faaliyetlerini kapsar, sanat ise kültürün en temel anlamlarının ifadesidir Tanımı gereği sanatsal üretim, insan ifadesinin, meramının en gelişmiş, en yetkin, en üst düzey formudur.
• Sanat ve kültür özgür ruhtur, gelecek için seçenekler sunar.
• Sanat ve estetik huzursuzdur, çünkü yeni oluşumlar, yeni süreçler ve yeni anlamlar yaratır. Mükemmeliyet sınırlarımızı ve beklentilerimizi zorlar. Yani doğası gereği muhaliftir.

Özetle, sanat emredilen ya da çeşitli finansman metodlarıyla ve sansürle yönlendirilen değildir. Diğer bir deyişle, başbakanın ne alanıdır, ne haddidir. Türkiye başbakanı “yıkıla” emriyle haddini aşmıştır ve bu haksız emre ses çıkarmaktan korkan güzel sanatlar okulları varlık nedenlerini yitirmiştir, yetkililer ise görevlerini kötüye kullanmışlardır.

Kültür mü kültürsüzleştirme mi murat edilen?
Evrensel tanımıyla sanat ve kültür hükümetin ajandasıyla uyuşmuyor, çünkü hükümet dindar, kindar ve itaatkar nesil yetiştirmeye uygun bir kültürü amaçladığını belirtmektedir. Yani uygulanan ve planlanan kültür politikaları tam tersine evrensel tanımıyla kültürü zayıflatmayı ve insani geliştirme aracı olarak dini kullanmayı tercih ediyor. Doğal olarak da Türkiye bir kültür devleti değildir. Devletin UNESCO tanımıyla kültür politikası yoktur. Kültürel haklar yönetim zayıflığı ve bütçe zayıflığı ile malüldür.
AB-27, EFTA ve AB aday ülkelerle Türkiye’nin bir karşılaştırması, bu alandaki hal-i pür melalimizi ortaya koymaya yetiyor. Aşağıda, insani gelişme endeksi, hane halkı harcaması, kültürel istihdam, kültür öğrencisi sayısı ve kültürün bütçedeki durumu açısından bir karşılaştırma yapılmıştır.

İnsani Gelişme Endeksi (İGE )ve kültür
Hükümet yıllardır pembe tablolarla ekonomik büyümeyi (“gelişme” değil) gözümüzün içine sokarken, değinmeyi aklından bile geçirmediği İnsani Gelişme Endeksimize bir bakalım. Dünyanın 18. büyük ekonomisi olmakla öğünen Türkiye İnsani Gelişme Endeksinde 187 ülke arasında ancak 92. sırada yer bulabiliyor kendine.
Uzun ve sağlıklı yaşam, bilgiye erişim ve kabul edilebilir bir yaşam standardı gibi üç temel boyutta ortalama insani gelişme düzeyinin uzun vadeli izlenmesi sonucunda elde edilen özet bir ölçüm olan İnsani Gelişmişlik Endeksi Türkiye için 0.54 iken, tüm Avrupa ve hatta Orta Asya ülkeleri ortalaması 0.66’dır.
Türkiye’nin bu konumu, yüksek insani gelişme düzeyindeki ülkeler arasında sondan üçüncü sırada yer alan ortalama eğitim süresine ve üreme sağlığı, güçlendirme ve ekonomik faaliyet alanlarında kadının dezavantajlarına bağlanabilir. İnsani gelişme kriterinde yerlerde sürünen bir Türkiye’de kültürün yerinin ve öneminin ne olması beklenirdi?

Hane halkı harcamasında kültürün konumu
AB ve EFTA ülkeleri arasında ev halkının toplam yıllık harcamasından kültüre ayrılan payın en düşük olduğu ülke Türkiye’dir. AB-27 ülkelerinde kültürün payı ortalama %4 civarı iken Türk halkı harcamasının sadece %1.7’sini kültüre ayırabiliyor ve 31 ülke arasında sonuncu sırada yer alıyor. Ayrıca %2’nin altında orana sahip tek ülke konumunda.
Buna karşılık, Danimarka, Finlandiya, Çekoslovakya yıllık hane halkı gelirinin %5’inden fazlasını kültür amaçlı harcarken, Almanya, İngiltere, Hollanda, Avusturya, İrlanda, Macaristan, İsveç, Belçika Polonya ve Malta’da ev halkının yıllık harcamasının %4-5’i kültürel faaliyete gidiyor.
Türk hane halkı sinema, tiyatro ve konser harcaması açısından da en sonlarda yer alıyor. Türkiye, toplam ev halkı harcamasından sadece onbinde 6’lık bir payı sinema, tiyatro ve konsere ayırarak (Romanya ve Bulgaristan’dan sonra) sondan üçüncü sırada yer alıyor.
harcamalarc4b1n-toplam-hane2.jpg”>

Hane halkı toplam yıllık harcamasından kültüre en az payı Türkiye ayırıyor: sadece %1,7.

Türkiye, toplam hane halkı harcamasındaki sinema, tiyatro ve konser payı açısından sondan üçüncü sırada.

Kaldı ki, gerek hane halkı toplam harcama miktarı, gerekse hane halkı kültür harcaması miktarı sıralamasında da Türkiye yine en sonlarda yer alıyor. Türkiye, toplam hane halkı harcamasında 10.291 SGS ile sondan 5. sırada, toplam kültür harcamasında ise 180 SGS ile sondan üçüncü sıradadır. Diğer bir deyişle Türk halkının göreceli olarak zaten düşük olan harcama miktarından, yine göreceli olarak en düşük pay kültüre aittir.

Ancak, düşük gelir seviyesi, Türkiye’nin düşük kültür harcaması için bir mazeret sayılamaz. Zira, Türkiye ile aynı gelir grubundaki ülkelere baktığımızda, Türkiye gerek miktar gerek oran bazında kendi grubu içinde de kültüre en az önem veren ülke konumunda. Aşağıdaki tabloda koyu renkle gösterilen ve 9-12.000 SGS arasında yıllık harcama yapan dokuz ülke arasında 180 SGS kültür harcaması ile en son sırada Türkiye yer alıyor. Sinema, konser ve tiyatro harcaması açısından ise daha içler acısı durumda, sadece 6 SGS harcıyor ve yine sonuncu sırada.

Türkiye 180 SGS ile son sırada yer aldığı kültür harcamasından sinema tiyatro ve konsere ayrılan pay bazında ise sondan beşincidir. Türk hane halkı, kültür harcamasının sadece %3.3’ünü sinema tiyatro ve konser için kullanıyor. Bu konuda AB-27 ortalaması %7.1’dir.

Yukarıdaki analizde dikkate değer husus şudur: Türkiye’de toplam 180 SGS kültürel harcamanın 47 SGS gibi göreceli olarak yüksek bir kısmı TV seti ve video kaset çalar satın alınması için yapılan harcamadır. Bu rakam düşüldüğünde kültür harcaması miktarı 180 SGS’den 133 SGS’ye inmektedir ve Türkiye sondan üçüncü değil, Bulgaristan’dan sonra sondan ikinci olmaktadır. Kültür harcaması payı da %1.8’den %1.2’ye düşüyor ve Türkiye 31 ülke arasında sonunculuğu yine kimseye kaptırmıyor.

• Kültürel istihdam
Harcama dışındaki diğer kriterlere bakıldığında da konumumuz değişmiyor. 2009 yılında aşağıdaki tabloda belirtilen başlıca beş kültürel alanda AB-27’de 3.6 milyon kişi istihdam edilmiştir ve bu sayı toplam istihdamın %1.7’sine tekabül etmektedir. Sözkonusu istihdam sadece sahne sanatçılarını değil, kütüphaneci, yazar, gazeteci, mimar, ressam, müzisyen dahil geniş bir meslek grubunu kapsıyor. En yüksek kültürel istihdam payı Kuzey Avrupa ülkelerine, en düşük pay binde 4 ile Türkiye’ye ait. Portekiz ve Romanya Türkiye’ye en yakın ülkeler.

Aşağıdaki tablo kültürel istihdamda Türkiye’nin 32 ülke arasındaki durumunu daha ayrıntılı göstermektedir. Örneğin 81 milyon nüfusa sahip Almanya’daki kültürel istihdam 847 bin iken 75 milyon nüfuslu Türkiye’de bu sayının onda birinden de azdır (81 bin).

Güzel sanatlar ve sahne sanatları bağlamında ise Türkiye’nin istihdamı sadece 22 bindir

• Kültür öğrencisi sayısı
Kültürle ilişkili alanlarda eğitim gören üniversite öğrencisi bazında da, gerek sayı gerekse pay olarak Türkiye’nin konumu 34 ülke arasında sondan üçüncülüktür.

<img class="size-medium wp-image-61 aligncenter" alt="13kültür alanında egi gören üni ög. oranı" src="https://cumhuriyetkulturu.files.wordpress.com/2013/01/13kc3bcltc3bcr-alanc4b1nda-egi-gc3b6ren-c3bcni-c3b6g-oranc4b11.jpg?w=300&quot; width="300" height="180"

• Kültürün bütçedeki durumu
Uluslararası karşılaştırmalarda görüldüğü gibi nal toplayan Türk kültürü, yurt içinde de aynı kaderi paylaşıyor. Genel bütçeden fiili harcamaların 2000-2010 dönemi analizi göstermektedir ki, diğer bakanlık ve kuruluşların payları artarken kültürün payı binde 2 düzeyinde sabit kalmıştır. Hatta 2012 ödenek rakamları düşüşe işaret etmektedir. Yine görülmektedir ki, 2000 yılında örneğin içişleri bakanlığı ve diyanet işleri başkanlığı yaklaşık benzer oranlarda ödenek harcamışken, içişlerinin toplam bütçedeki payı 2012 yılında binde 5 ile yerinde saymış, diyanetin payı ise %1.13’e yükselmiştir.

Burada belirtilen paylara tekabül eden rakamlar aşağıda tablo ve grafik olarak verilmektedir. 2000-2012 döneminde diyanetin payının sağlık bütçesinin neredeyse üçte birini oluşturacak şekilde bir atılım içinde olduğu görülmektedir. 2000-12 döneminde içişleri’nin sağlık bütçesine oranı %20’den %18’e düşmüş, diyanetin payı ise %24’ten %27’ye yükselmiştir.
<img class="size-medium wp-image-64 aligncenter" alt="16secilmis bakanlıkların butcedeki pay 2000-12.000" src="https://cumhuriyetkulturu.files.wordpress.com/2013/01/16secilmis-bakanlc4b1klarc4b1n-butcedeki-pay-2000-12-0001.jpg?w=300&quot; width="353" height="145"
<img class="size-medium wp-image-65 aligncenter" alt="17secilmis bakanlıkların bucedeki payları 000tl" src="https://cumhuriyetkulturu.files.wordpress.com/2013/01/17secilmis-bakanlc4b1klarc4b1n-bucedeki-paylarc4b1-000tl1.jpg?w=300&quot; width="331" height="172"

Kültürün nasıl baskılandığı, diyanetin yükselişi ile karşılaştırıldığında çok daha belirgindir. Kültürün ve diyanetin bütçedeki payı 2000 yılında sırasıyla %0,29 ve %0,58 iken, 2012’de sırasıyla %0,22 ve %1,13 olmuştur. İnsani gelişimin iki unsurundan kültür yerinde sayarken, diyanet işleri harcaması miktar olarak da, pay olarak da önlenemez yükselişe geçmiştir. Laik devletin bağrında, kiliseye tekabül eden bir yapı hızla genişlemektedir.
Büyüme hızları irdelendiğinde, 2000-10 arası 10 yıllık dönemde, genel bütçe toplamı ve kültür harcaması yılda ortlama %20 artarken, diyanet işleri harcaması her yıl ortalama %28 artmıştır.

Sanatın ve sanatçıların yaylım ateşine tutulduğu bir dönemde, diyanet bütçesindeki orantısız şişmeyi eleştirenleri diyanet işleri başkanı memleketin en ücra köşelerine bile hizmet verdiklerini savunarak cevaplamaktadır. Adama sorarlar öyleyse: Tiyatronun, senfoninin ücralara gitmemesinin nedeni arz yetersizliği mi, yoksa talep yetersizliği midir? İmamları aileye, orduya, hastaneye sokan, meleleri ve irşad takımlarını idari kadroya atayan, mescitleri her kuruma sokan hükümet, niçin aynı gayretkeşliği sanat için göstermiyor? Örneğin belirli büyüklükteki binalara mescit / cami açma zorunluğu getirirken, niçin aynı zamanda %1 kuralını işletmiyor? (Bazı Avrupa ülkelerinde inşaat şirketleri yerel yönetimlere ait her binanın inşaat bütçesinin %1’ini sanat amaçlı kullanmakla yükümlüdür) İnsani gelişimin ve kalkınmanın diğer boyutuna karşı niçin düşmanca davranıyor?

Heykel yıkımı neye çare?

Başbakan her fırsatta iktidarının halkın somutlaşmış iradesi olduğunu söyler. Hükümetin tüm icraatının dayanağının milletin isteği olduğunu belirtir sık sık. Anlatmak istiyor ki, heykel kıyımları milletimizin arzusu ve talebidir. Kültürde millete hizmet etme süreci nasıl işliyor bir bakalım.
Eurostat verilerine göre kültür algısı, kişinin aldığı eğitimin süresi ve yaşı ile paraleldir. Yapılan bir çalışma göstermiştir ki, 20 ve üzeri yaşa kadar eğitim görenlerin %89’u kültürü önemli buluyorken, 15 yaş ve altında eğitim alanlarda bu oran %66’ya düşer. 16-19 arası yaşa kadar eğitimlilerin ise %75’i kültürü önemli addediyor.
Birleşmiş Milletler verileri Türkiye’de ortalama eğitim süresinin 2011’de 6.5 yıl olduğunu belirttiğine göre, Türk halkının kültürü önemseme oranını da biz hesaplayıp koyalım tabloya: % 26.

Elhak, milletin hizmetkarı olan hükümetin ne yapmasını beklersiniz bu durumda ? Bu oran ile ahenk ve tesanüt içinde, nice ucubeler yıkılır daha, nice yapıta tükürülür ve nice baletler yüzlerine dolanan etekten çukura yuvarlanır. Hükümet AKM’yi 5 yıldır kapalı tutuyormuş, devletin sanat kuruluşlarını özelleştiriyormuş, heykelleri yıktırıyor ve depolara kaldırıyormuş, kültür bakanı bandoyu susturuyormuş, çok mu? Şehircilik bakanı daha geçtiğimiz günlerde, hristiyanlığın kültür haline dönüştürüldüğünü belirtmiş ve öğreti olarak tanımladığı dine karşıt bir faaliyet şeklinde konumlandırdığı kültüre kin kusmuştur, çok mu? Hükümet arada bir milletten gelen sinyali yanlış algıladığı için gaza gelip 73 imam hatip okulu açıp, sonra kapatırmış, olamaz mı?

Öyleyse böyle bir rengahenk uyum varken, bu ucube yıkımı yazısı da neyin nesi?

Kazın ayağı……

Herşey bu kadar basit olsa, kültür olmadan da idare ederdik pekala. Kazın ayağı öyle değil ama. Türkiye’nin çağdaş medeniyetler dünyasında kabul görmesi ve AB üyeliği bir kültür meselesidir, bazılarınca iddia edildiği gibi din meselesi değil. Önce Maastricht Anlaşması 128. maddede, daha sonra Amsterdam Anlaşması 151. maddede Avrupa’nin nihai tahlilde bir kültür peojesi olduğu belirtilmiştir. AB birleştirici unsur olarak kültürün kullanımına giderek ağırlık vermekte ve kültürü din ile etnisitenin getirdiği / getirebileceği ayrılıklara karşı daha da fazla öne çıkarmayı planlamaktadır. AB kültür politikasının leitmotifi şudur: “Biz insanları birleştiririz.” Bu savda dinsel ve etnik çeşitliliğe rağmen birleştirici güce sahip enstrümanın sadece kültür olduğu vurgulanıyor. Türkiye ise iç ve dış politikalarında tam tersini yapıyor, ekonomik büyümeyi yeterli koşul görüyor, bunu dini kullanarak destekliyor, kültürü ise baskılıyor.

Oysa AB’ye katılım samimi bir niyetse, kültürlerarası diyalog becerisi olmazsa olmaz koşuldur. Bu ise paylaşılan değerler ve dayanışma gerektirir. Türk kültür politikasının Avrupa ve dünya ile ortak bir yüzeyi, bir boyutu bulunmalıdır.
Kaldı ki, AB üyeliği mülahazalarından bağımsız olarak kültür meselesi ülkeler için bir güvenlik unsuru niteliğini kazanmıştır artık. Oysa hükümetin icraatına bakıldığında, Türkiye’nin kültürün yeni ve genişletilmiş rolünden bihaber olduğu görülmektedir.

Türkiye kültürün yeni ve genişletilmiş rolünden habersiz

Kültürün toplumdaki gelişen fonksiyonları kısaca şöyle özetlenebilir:
Küreselleşmenin meslek, sınıf gibi bazı aidiyetleri bulanıklaştığığ çağımızda kültür son derece kritik bir önem kazanmıştır. Kültür kişiler ve ülkeler arasında güveni besleyen bir güvenlik unsuru vazifesi görmektedir. Gelecekte medeniyetler birliği mi yoksa medeniyetler çatışması mı yaşanacağını kültürlerarası iletişim becerisi belirleyecektir, kültürün din ve etnisiteye üstün yönü budur.
Özellikle Türkiye gibi şehirleşmenin hızını koruduğu bir ülkede, büyümeye devam eden şehirlerimizin birer insan ve bina yığını olmaktan kurtulup, gerçek vatandaşlar topluluğu haline gelebilmesi kültürel içerikle ve şehir sakinlerinin buna aktif katılımı ile mümkündür. Yine Türkiye gibi farklı dinsel yollara ve etnik kökenlere sahip bir ülkede kültür ortak bir payda olarak değerlendirilebilir. Kültürün yerine, şimdiki hükümetin yapmaya çalıştığı şekilde, örneğin dinin ikame edilmesi parçalanmaya hizmettir.

Diğer taraftan, süregelmekte olan kriz dönemlerinde, daralan kamu finansmanı olanakları yüzünden kültür, kamu hizmeti beklentileri ile pazar baskıları arasında sıkışıp kalmıştır. Diğer bir deyişle, kamusal değer ile kar beklentisi arasında ya da kaliteli kültürel eserlerle izleyici sayısı arasında kararsız durmaktadır. Buna karşılık, Lizbon Antlaşması gündeminde öngörülen bilgi odaklı bir topluma evrilmek, yaratıcılıktan ve bu nedenle de sadece kamu finansmanı ile geliştirilebilecek bir kültürel bağlamdan geçer. Yaratıcılığın yönetişimi ya da Yaratıcı Türkiye hedefi, kültüre ilişkin sorumlulukların kamu ile özel arasında paylaşımını gerektirse de esas rol kamuya düşer.

Öneriler

Kültürün toplumdaki rolü nedir ve kültürde kamunun sorumluluğu nedir konusunda Türkiye şeffaf değildir. Bunun cevabını kültür ürünlerinin diğer ürünlerle aynı muameleye tabi tutulup tutulmayacağı belirler. Kültürel üretim herhangi bir mal gibi değeri pazarda belirlecek meta mıdır, yoksa kamu otoritesince korunup kollanacak ulusal ve evrensel değerler seti midir? Bu konu dünya çapında çok tartışılmış ve şu sonuca varılmıştır:
Kültür kamu alanı ve sorumluluğudur. Zira kültür din dahil bir çok faktörden daha üst düzey bir sosyal dayanışma ve birliktelik unsurudur. Ücrete tabi ve sponsorluğu cazip faaliyetlerden olmadığı için büyük ölçüde kamu finansmanına bağlıdır.

Ancak, baştan şu noktanın anlaşılmasında yarar vardır, kültür finansmanının amacı kültüre fon sağlamak değil, kültürü pazar ekonomisinden korumaktır. Öyle ki, bir çok ülke kültürün otonom pozisyonunu koruyucu tedbirleri muhafaza etmekte, diğerleri de görece yakın zamanlarda bu tedbirleri almış bulunmaktadır. Zira piyasa kriteri kitlesel beğeninin ölçütüdür, ticari sanat içindir. Eğer estetik kriter tercih ediliyorsa piyasa güçlerinin kırbacından sanatı korumak gerekir. Kültür ve sanat fizibilite, kar-zarar, sürdürülebilirlik kaygılarından azadedir. Örneğin, Almanya Federal Sanayi İttifakı – 1996 tarihli Yeşil Kitap – tam da sanayinin çıkarı adına kültürün korumaya alınmasını önermektedir.
Avrupa ülkeleri halen dört temel kültür politikasından birine (liberal model, kamu idaresi, adem-i merkezi yönetim, özerk kurumlar) ağırlık vermiş durumdadır. Örneğin, Almanya, Danimarka ve Polonya en desantralize sistemlerdir, İtalya ve Fransa’da kültürün yönetimine devlet önderlik etmektedir; İngiliz kültür modelinde ise politik kontroldan belirli ölçüde muaf 60 civarında özerk kurum kültürel faaliyetleri yönetmektedir.

Bununla birlikte, Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğunda temel kültür finansman yöntemi iki gruptur: devlet gelirleri ve kısmen de sponsorluk gelirleri. Sanat ürünlerinin piyasada sağladığı ticari gelirler ihmal edilebilir düzeydedir, sponsorluğa ne ölçüde güvenilebileceği ise ciddi şekilde sorgulanmış ve bu tür fonların kültürel ve sanatsal faaliyetlerin içeriğine etkisi ile kışkırtıcı ve eleştirel niteliklerine müdahalesi değerlendirildiğinde, en az tercih edilen finansman modeli olduğu sonucuna varılmıştır. Sponsorluk, anlaşılacağı üzere ve her alanda gözlendiği üzere, geniş izleyici kitlesine yönelik geleneksel formları tercih etme eğilimindedir, fakat deneysel, yenilikçi, zorlayıcı ve tartışmalı sanattan kaçınır. Devlet çekildiği takdirde ise kültürün genel bütçedeki halen binde 2’de sürünen payının, UNESCO’nun bütün ülkelere önerdiği yüzde 1 oranıyla hiç ilişkisi kalmayacaktır. Düşük kültür bütçesiyle, öne çıkarılmış dini referanslarıyla Türkiye Avrupa kültür projesine herhangi bir katkı veremeyeceği gibi, dışlanacaktır da.

Özetlersek, hükümet insani gelişimin kültürel boyutunu görmezden gelmeyi bir an önce bırakmalı ve kültürün kamusal alandaki sağlam ve haklı rolünün altını oymaktan vazgeçmelidir.

Yaklaşık ikiyüz yıldır Avrupa kültürünün büyük bir kısmının sıkı bir kurumsal matriks içinde gelişmiş olduğu belirtilmektedir. Öyle ki bazı kültürel kuruluşlar artık bir tür kurumsal yorgunluktan ve hatta kıskaçtan mustariptir. Oysa Türkiye’de kültürün sorunu altyapı yokluğu ve kurumsal yetersizliktir. Diğer bir deyişle, başbakanın “özelleştirile” emriyle bir kaç yerde birden aculca başlatılan taslak düzenlemelerin kapsadığı seçeneklerden proje başına finansman modeli tek başına Türkiye için yeterli değildir. Bu olsa olsa kurumsal fonlamaya ek nitelikte bir finansman kaynağı olabilir. Gözünü açıp biraz dünya uygulamalarıyla ilgilenen herkes şu gerçeğin farkına varır: Cari harcamalarla program ve proje harcamaları arasındaki oran sıkı sıkıya ülkenin gelir düzeyiyle bağlantılıdır. Kişi başı gelir düzeyi ne kadar düşükse cari harcamalar (maaş ve işletme sermayesi) o kadar ağırlıktadır. Ancak kişi başı gelir düzeyi yükseldikçe oran program ve proje finansmanı lehine değişebilir ve bu durum henüz Türkiye için geçerli değildir. Türkiye’nin mevcut ve kısa-orta vadede beklenen kişi başı gelir ve kültürel harcama düzeyi, iktidarın amaçladığı kültürün özelleştirilmesi ve / veya proje finansmanı modeline uygun değildir.

Yetkililer pireye kızıp yorgan yakmak yerine, halkın gelir ve harcama düzeyine uygun bir seçenek geliştirmeyi amaçlamalıdır. Bunun aksi kültür hakkının gaspıdır.
Altyapı ve kurumsal yetersizlik sorununu çözüm amacıyla hükümet mali ve yasal düzenlemeler ya da kamu-özel sektör işbirliğine yönelik programlar vasıtasıyla bireylerin ve özel kesimin kültürel sorumluluklara daha fazla katılımını sağlayabilir. Kamu dışı katılım teşvik edilmelidir, ancak bu işlem kamu payı azaltılmadan gerçekleştirilmelidir. Aksi seçenek ortalama vatandaşın kültüre erişimini ciddi boyutta kısıtlayarak kültür hakkını ihlal eder.
Türkiye’de halen dini faaliyetlere sayısız teşvik sağlanmıştır ve her gün yenisi eklenmektedir. Bunlar niçin kültürden esirgenmektedir? Keza, aşağıda belirtildiği gibi, Avrupa ülkelerinde kültür faaliyetlerine sağlanan çok çeşitli teşvikler mevcuttur. Niçin bunların Türkiye’de uygulanabilirliği değerlendirilmez. İktidar kültüre politik ajandasının merkezinde yer vermediği ve ortak hafızayı ve kültürler arası beceriyi geliştirmeye öncelik vermediği takdirde, ülkemiz bir ortak değerler ve çıkarlar toplumuna evrilemez. Sözü edilen bu becerilerdir ki kültürel çeşitliliği tartışmamızı ve kültürel, ekonomik ve politik hegomonyalara direnmemizi sağlayacaktır. Buna karşılık, kültürle birlikte değil ama kültüre alternatif olarak geliştirildiği takdirde, dini vurgu ise Türkiye’nin parçalanmasına katkıda bulunacak bir seçenektir.

Avrupa’da Kültür Teşvikleri ve Özel-Kamu Kesimi İşbirliği
Almanya ve Macaristan’da %1 kuralı geçerlidir. İnşaat şirketleri yerel yönetimlere ait her binanın inşaat bütçesinin %1’ini sanat amaçlı kullanmakla yükümlüdür. Bu %1 oranındaki fonlar Almanya’da “Sanat ve Kamu Fonu”na aktarılmaktadır. Macaristan hükümeti de bir “Kredi Fonu” oluşturmuştur ve Kültür Bakanlığının %50 katkısıyla bir özel bankayla ortak olarak düşük faizli kaynak sunmaktadır sanatsal faaliyetlere.
Italya’da kişiler herhangi bir sanat kurumunu veya üniversiteyi seçerek, ödemeleri gereken vergi miktarının binde beşini buralara yönlendirmekte özgürdür.
Merkezi ve Doğu Avrupa ülkeleri (Macaristan, Polonya, Slovakya, Romanya, Litvanya) gelir vergisi matrahının %1-2’si oranında sanat kuruluşlarına bağışta bulunmaya olanak tanımıştır.
Kaynak: The relationship between public and private financing of culture in the EU- A. Klamer, A. Mignosa, L. Petrova.

Son söz 1
Kültürün kamu politikalarının bir unsurunu oluşturması, Avrupa’nın bir başarısı ve dünyanın diğer ülkelerine armağanıdır. Oysa görünen odur ki, sanat camiası önderlik etmediği takdirde Türkiye’de kültür, siyasi ve ekonomik gündemler arasında boğulup gitmeye mahkumdur. Kültürün ve sanatın önemini seslendirmek ve savunmak, her dönemden daha fazla cesaret isteyen ve aynı zamanda da zorunluluk arzeden konuma gelmiştir. Kültür hakkımızın giderek artan şekilde gasp edildiği bir dönemde hükümete sanatın topluma ve bilimlere öncülük eden rolünün acilen hatırlatılması gerekmektedir.

Son söz 2
Nobel ödüllü ekonomist Amartya Sen’in yakın tarihli bir çalışması, insan gelişiminin ve özgürlüğünün 21. yüzyılda kültürün katkısı olmadan eksik kalacağını belirtmektedir. Diğer bir deyişle kültür, insani gelişimin ve özgürlüğün asli unsurlarından biridir. Diğer taraftan ise, Türkiye’de Atatürk devrimlerini karalamak için popülerleştirilen toplum mühendisliği safsatası ile akıllar karıştırılırken devletin yeri ve rolü minimize edilmek için çalışılmakta ve bu kapsamda da kültürel hayat tırpanlanmaktadır.

Ancak bu yazının konusu devletin niteliğini ve fonksiyonlarını tartışmak değil, kültürsüzleştirmeye itirazdır. Devlet dini her şekilde empoze ederken, kültüre erişim olanağını ise azaltıyor, hatta yok ediyor. Din ve kültür faaliyetleri arasında denge tutturmak yerine, tüm gücüyle ve otoritesiyle dini desteklerken, kültürü piyasanın insafına ve kurallarına terkediyor.
Bu nihai amacın gerçekleşmesine kadarki geçici aşamada icra edilen sanat etkinlikleri ise, hükümetin izin verdiği ölçüde ve çerçevedeki etkinliklerden ibarettir ve çoğunlukla da gizliden ya da açık hükümet müdahalelerinden ibarettir.

Mevcut hükümetin kültür ve sanatla ilişkisi irdelenirken, bir döngünün tamamlanmaya çalışıldığı görülmektedir:
• Devlet dini kullanmaktadır.
• Kültür ve sanatı kontrolüne almakta ve nihai olarak özelleştirmektedir.<
• Bu iki halkanın kıskacında, sorgulayan, eleştirel ve yaratıcı insan giderek itaatkar insana dönüştürülecektir.
• Önce başkanlık daha sonra halifelik sistemiyle bu halka kapatılmış olacak ve özgür insan yerini tümüyle kula bırakacaktır.

Oysa mevcut iktidarın kültür ve sanat düşmanlığı ve / veya korkusundan bağımsız temel gerçek şudur: Türkiye’nin mevcut gelişmişlik düzeyinde, kültürün kamu sorumluluğu dışına itilmesi kültür hakkının gaspından başka anlam taşımaz. Hükümet tüm icraatında bu hususu dikkate almalıdır, aksi halde itiraz ve itaatsizlik hakkımızın doğacağı tabiidir.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s